Üye Adı:    Şifre:  (Hatırla)      Üye Ol              Giriş Sayfası Yap / Sık Kullanılanlara. Ekle

Saffetü't Tefasir

ZUHRUF SÛRESİ


Mekke'de inmiştir. 89 âyettir.



Takdim


Zuhruf Sûresi Mekke'de inmiştir. Burada inen diğer sûreler gibi, İslamî inanç ve iman esaslarını, yani Allah'ın birliğine, peygamberliğe. Öldükten sonra dirilme ve hesaba inanmayı ele alır.

Bu sûre, vahyin kaynağını ve bu Kur'an'ın doğruluğunu isbat için de­liller arzeder. O Kur'an'ı Yüce Allah, Ümmî Peygambere (s.a.v.), en açık bir dil ve en parlak bir ifade ile indirdi ki, O Arap Peygamber (s.a.v.) için apaçık bir mucize olsun.

Sonra bu sûre, Yüce Allah'ın, bu geniş kâinata dağılmış, kudretinin ve birliğinin delillerini anlatır. Bu deliller gökte, yerde, dağlarda, çukurlarda, denizlerde, nehirlerde, gökten inen yağmurda, su üzerinde yürüyen gemi­lerde ve etlerini yemeleri ve sırtlarına binmeleri için, Allah'ın insanların emrine verdiği hayvanlarda mevcuttur.

Bu mübarek sûre, Cahiliyye toplumunun yaşadığı hurafe ve putperest­likleri anlatır. Cahiliyye toplumu kız çocuklarından hoşlanmazlar, buna rağmen cehaletleri ve beyinsizliklerinden dolayı Allah için kızları tercih ederler ve meleklerin, Allah'ın kızları olduklarını iddia ederlerdi. Do-Iayısıyle bu âyetler, o sapmaları düzeltmek, ruhları ilk yaratılışlarına ve önceki kesin hakikatlere döndürmek için gelmiştir.

Bu sûre, özet olarak İbrahim'in (a.s.) davetini anlatır. Müşrikler ken­dilerinin onun soyundan geldiğini ve onun dini üzere olduklarım iddia edi­yorlardı. Sûre, bu iddialarında onların yalancı olduğunu gösterdi. Âyeti ke­rimeler, ibrahim'in (a.s.). putlardan uzak duran ilk kişi olduğunu açıkladı.

Daha sonra sûre, müşriklerin, Hz. Muhammed (s.a.v.)'iıı peygamber­liği etrafında yaydıkları bozuk şüphenin yanlış olduğunu açıklamaya başladı. Müşriklere, peygamberliğin, Hz. Muhammed (s.a.v.) gibi fakir bir yetime değil de makam ve servet sahibi bir adama inmesini istediler. Bu­nun üzerine âyet-i kerîmelere, makam ve servetin, insanın değeri ve yüksek makam ve mevkilere hak kazanması için bir ölçü olmadığını, dünyanın ha­kir ve değersiz olduğunu açıklamak için geldi. Öyle ki, Allah dileseydi, dünyayı kâfirlere bol bol verir, mü'min kullarına vermezdi.

Bu sûre, az önce anlatılan o hakikati pekiştirmek için Mûsâ (a.s.) ile Firavun kıssasını anlatır. İşte, Kureyş reislerinin câhilleri Peygamber (s.a.v.)'e karşı üstünlük tasladıkları gibi, Zorba Firavun da, mülkü ve saltanatıyla Hz. Musa'ya (a.s.) karşı üstünlük taslayıp övünüyor, akıbeti boğul­mak ve helak oluyor.

Bu mübarek sûre, âhiretin bazı hallerini, sıkıntı ve şiddetlerini, ce­hennem sıkıntıları içinde halden hale geçen suçlu bedbahtların durumlarım açıklayarak sona erer. [1]



İsmi


Bu sûrede, dünyanın geçici malı ve aldatıcı parlaklığı, çok güzel bir şekli olan, insanların çoğunun aldandığı parlak yaldıza benzetildiği için, buna yaldız mânâsına gelen "Zuhruf" sûresi adı verilmiştir. Halbuki dünya malının, Allah katında, bir sinek kanadı kadar değeri yoktur. Onun içindir ki, Yüce Allah dünya malını iyilere de verir, kötülere de verir. Onu iyiler de elde eder, kötüler de. Âhirete gelince, Yüce Allah onu sadece takva sahîbi kullarına verir. Dünya, geçici kalma yurdudur. Âhirel ise, ebedî yaşa­ma yurdudur. [2]



Bismillâhirrahmânirrahîm.

1. Hâ, mîm.

2. Apaçık Kitâb'a andolsun ki,

3. Biz, düşünüp anlamanız için onu Arapça bir Kur'an yaptık.

4. O, katımızda bulunan ana kitap'ta mevcûd ve hikmetle dolu yüce bir Kîtab'dır.

5. Siz, haddi aşan kimseler oldunuz diye, sizi u-yarmaktan vaz mı geçelim?!

6. Daha önce gelen milletlere, nice peygamberler göndermiştik.

7. Onlar, kendilerine gelen her peygamberi mut­laka alaya alırlardı.

8. Biz de bunlardan kuvvetçe daha güçlü olanları helak ettik. Öncekilerin örneği de geçmiştir.

9. Andolsun ki onlara "Gökleri ve yeri kim ya­rattı?" diye sorsan; "Onları şüphesiz güçlü olan her şeyi bilen Allah yarattı" derler.

10. O, size yeri beşik kılmış ve doğru gidesiniz di­ye yeryüzünde size yollar vâretmiştir.

11. Gökten bir ölçü ile suyu indiren O'dur. Biz onunla kupkuru, ölü memlekete hayat veririz. İşte siz de böylece çıkarılacaksınız.

12. 13. Bütün çiftleri yaratan da O'dur. Ve size bi­neceğiniz gemiler ve hayvanlar vâretmiştir ki, böylece onların sırtına binip üzerlerine yerleşince, Rabbinizin nİ'metini anarak: "Bunu bizim hizmetimize vereni tes-bîh ve takdis ederiz, yoksa biz bunlara güç yetiremezdik" diyesiniz.

14. "Biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz"

15. Ama onlar, kullarından bir kısmını, O'nun bir parçası saydılar. Gerçekten insan apaçık bir nankör­dür.

16. Yoksa Allah, yarattıklarından kızları kendi­sine aldı da oğulları size mi ayırdı?!

17. Onlardan biri, Rahmân'a isnat ettiği kız çocu­ğuyla müjdelenince, hiddetlenerek yüzü simsiyah kesi­lir.

18. Süs İçinde yetiştirilip, mücadele de delilini gösteremeyeni mi istemiyorlar?

19. Onlar, Rahmân'ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Acaba meleklerin yaratılışlarını mı gör­müşler? Onların bu şahitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir.

20. Ve dediler ki: "Rahman dileseydi biz onlara tapmazdık." Onların bu hususta bir bilgileri yoktur. Onlar sâdece yalan söylüyorlar.

21. Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de ona mı tu tünüyorlar?

22. Hayır! Sâdece, "Biz babalarımızı bir din üze­rinde bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz" dediler.

23. Senden Önce de hangi memlekete uyarıcı gön-dermişsek, mutlaka oranın varlıklıları "Biz babaları­mızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlenme uyarız" derlerdi.

24. Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem" deyince, dediler kî: "Doğrusu biz sizin gönderildiğiniz şeyi inkâr ediyo­ruz."

25. Biz de onlardan intikam aldık. Bak, yalanla­yanların sonu nasıl oldu?



Kelimelerin İzahı


Safh, yüzçevirmek demektir. Bir kimse bir şeyden yüzçevirip onu bıraktığında, der.

Batış; kuvvet ve intikam demektir. Bir kimse birini şiddet ve zor kullanarak yakaladığında denir.

Mehd; yatak, yaygı demektir.

Dirilttik. Öldükten sonra diriltmek demektir.

Yerleşirsiniz, binersiniz.

Mukrinîn, güç yetirebilenler.

Kezîm; gam ve öfke dolu.

Yalan söylüyorlar.

Ümmet, din ve mezheb demektir.

Mütrefûhâ, varlıklı olanları demektir. Şehevî arzularına dşlan, nimet içinde yaşayan demektir. [3]



Âyetlerin Tefsiri


1. Hâ, Mîm. Bu harfler (hurûfu mukattaa), Kur'an1 m mucize olduğuna dikkat çekmek içindir.[4]



2. Bu, Allah'ın yaptığı bir yemindir. Yani, apaçık, doğru yolu sapık yoldan ayıran ve insanlığa, muhtaç olduğu şer'î hüküm ve delil­leri açıklayan bu Kur'an'a yemin ederim. [5]



3. Bu, üzerine yemin edilen şeydir. Yani, onu Arap diliyle, son derece belagat ve fesâhata sahip, olarak sağlam bir üslûp ve muciz bir ifade ile indirdik. Ki, onun hükümlerini anlayışını/.. mânâlarını düşünesiniz ve sağlam üslûbunun beşer gücünün üstünde olduğunu idrak edesiniz. Beyzâvî şöyle der: Yüce Allah Kur'an ile. onu Arapça bir Kur'an kıldığına yemin etti. Yemin ile, üzerine yemin edilen şeyin uygunluğundan dolayı, bu çok güzel edebî sanatlardandır. Kendisiyle yemin edilecek Kur'an'dan daha üstün bir şey olmadığına dikkat çekmek için onunla yemin etmiştir. Bu, Kur'an'm, en belîğ ve en ince bir şekilde şeref ve üstünlüğünü gösterir.[6]



4. Kur'an, katımızda Levh-i Mahfûz'da bulun­maktadır. Kadri yüce, şanı büyüktür. Son derece hikmetli ve üstün bir mevkiye sahiptir. İbn Kesîr şöyle der: Yüce Allah, yer yüzündekiler Kur'an'a saygı göstersinler diye, onun, yüce toplum içindeki şerefini'açıkla­dı. Yani, kuşkusuz Kur'an, Levh-i Mahfûz'da katımızda, büyük bir makam, şeref ve üstünlüğe sahiptir.[7]



5. Bu, bir istifhâm-ı inkârîdir. Yani, sizden yüz çevirip te uyarmaktan vaz mı geçelim? Sizi hayvan yerine koyup, Kur'an'la size öğüt vermeyelim mi? Siz yalanlama ve isyanda ileri gidiyorsunuz diye böyle mi yapalım. Hayır, aksine biz, hak yola dönünceye kadar Kur'an'la size öğüt verip hatırlatma yapacağız. Katâde şöyle der: İlk muhataplar Kur'an'ı reddettiklerinde, bu Kur'an kaldırılsaydı mutlaka helak olurlardı. Fakat Allah, rahmetiyle Kur'an'ı onlara tekrar tekrar indirdi ve yirmi sene onları hak yola çağırdı.[8] İbn Kesîr de şöyle der: Katâde'nin sözü, cidden çok ince manalıdır. Onun sözünden anlaşılan şudur: Yüce Allah, mahlûkâtına acıdığı ve onlara lütfettiği için, her ne kadar haddi aşanlar ve Kur'an'dan yüzçevirenler olsalar da, onları iyiliğe ve hikmet dolu Kur'an'a çağırmayı bırakmaz. Bilakis bunu emreder ki, hidayetini takdir ettiği kim­se onunla hidayet bulsun, bedbahtlığına hükmettiği kimseye karşı da delil getirilmiş olsun.[9]



6. Geçmiş milletlere ne kadar çok peygamber gönderdik. Bu âyet, peygamber (s.a.v.)'i teselli etmek için inmiştir.[10]



7. Onlara bir peygamber geldiğinde, onunla alay ettiler ve dalga geçtiler. Sâvî şöyle der: Bu, Peygamber (a.s.)'i teselli etmek içindir. Yani, ey Peygamber! Teselli ol, üzülme. Çünkü, senin başına gelenler, senden önceki peygamberlerin başına da gelmiştir.[11]



8. Biz bir kavmi helak ettik ki, onlar Mekke kâfir­lerinden daha kuvvetli, daha azgın ve daha taşkın idiler, Kur'-an'da onların yok ediliş haberleri daha önce anlatıldı ki, onlardan sonra ge­len yalanlayıcılar için bir ibret ve bir öğüt olsunlar. Fahreddin Râzî şöyle der: Mekke kâfirleri, yalanlama ve inkâr etme hususunda, kendilerinden ön­cekilerin tuttuğu yolu tuttular. Bu yüzden, onların başına gelenlerin bir ben­zerinin kendi başlarına da gelmesinden sakınsınlar. Bunlar için onları misal olarak getirdik.[12]



9. Ey Peygamber! O müşriklere, ökleri ve yeri bu eşsiz şekilde kim yarattı? diye sorsan, " Mutlaka onları tek ve mülkünde azîz olan, yarattıklarım bilen Allah yarattı" derler. Kurtubî şöyle der; Allah'ın yaratmasını ve vücuda getirme­sini ikrar ettiler. Sonra da cehalet ve beyinsizlikleri yüzünden, onunla bir­likte başkasına ibadet ettiler.[13]

Bundan sonra Yüce Allah onlara kudret ve hikmetinin sonsuzluğunu gösteren yüce sıfatlarını anlatmak üzere şöyle buyurdu: [14]



10. O yeryüzünü sizin için yayan ve yatak haline getirendir. Onun üzerinde yerleşir, çalışır ve uyursunuz. Si­zin için yeryüzünde, yolculuğunuz sırasında gideceğiniz yollar yarattı. hikmet sahibi yaratıcı ve bu harikulade nizamı yerleştirenin gücünü anlayasımz. [15]



11. Gökten yağmuru, belirli bir ölçüde, ih­tiyaca göre ve yetecek kadar indiren O'dur. Beyzavî şöyle der: Fayda vere­cek ve zarar vermeyecek kadar indiren O'dur.[16] Biz o suyla, ölmüş ve bitkisiz kalmış toprağı diriltiriz. " Ölmüş yerden bitki­leri çıkardığımız gibi aynı şekilde sizi de kabirlerinizden çıkaracağız. [17]



12. Hayvan, bitki ve diğer bütün türleri yaratan O'dur. İbn Abbas şöyle der: tan maksat; tatlı, ekşi, beyaz, siyah, erkek ve dişi gibi bütün sınıf ve türlerdir.[18] Sizin için, yolculuklarınız sırasında bineceğiniz denizlerde gemileri, karalarda da develeri yaratan O'dur. İbn Kesîr şöyle der: Yani, etlerini yemeniz ve sırtlarına binmeniz için onları zelil kılan, emrinize veren ve istifadenizi kolaylaştıran O'dur.[19]



13. İster gemi olsun, ister deve olsun bu bineklerin üzerine yerleşmeniz için, Sonra da, üzerlerine yerleştiğinizde, Rabbinizin size verdiği yüce nimeti hatırlayıp kalplerinizle O'na şükredesiniz diye yarattı. Bir de, bindiğinizde dillerinizle: "Bu binekleri zelil kılıp onlara binmeyi bizim için kolaylaştıran Yüce Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Eğer bunları bizim emrimize vermemiş olsaydı, biz ne onlara güç yetirebilir, ne de binebilirdik" demeniz için onları sizin emrinize verdi. [20]



14. Biz Öldükten sonra sadece Rabbimize dönecek ve ona varacağız. Şeyhzâde şöyle der: Burada nimeti hatırlamaktan maksat, onu zihinde tasavvur etmek ve hatıra getirmek değildir. Bilakis maksat, o nimetin, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen hikmet sahibi Yüce Allah'ın tedbiriyle meydana gelmiş bir nimet olduğunu ve kendisine itaati ve şükrü gerektirdiğini hatırlamaktır. Çünkü, kim, insanın bindiği gemi veya hayvan­ların, insandan daha cüsseli ve daha kuvvetli olduğunu, bununla birlikte onun, üzerine binen insanın istediği tarafa çevirebileceği şekilde, emrine verilmiş olduğunu düşünürse; yine denizin ve rüzgarın yaratılışını ve onlar­daki heybet ve korkulu hallere rağmen, her ikisinin de insanın emrine veril­miş bulunduğunu düşünürse, o zaman, Allah'ın büyüklük ve yüceliğinin, en­gin hikmet ve kudretinin idraki içinde vecde gelir. Bu vecd onu, Allah'ın büyüklüğü karşısında hayretle şöyle demeye sevkeder: " Onu, bizim hizmetimize vereni teşbih ve takdis ederiz. Yoksa biz bunlara güç yetiremezdik...[21] Yüce Allah, müşriklerin, göklerin ve yerin yaratıcısının Allah olduğunu itiraf ettiklerini anlattıktan sonra, ardından Allah'tan başkasına ibadet etmeleri hususundaki cehalet ve beyinsizlikleri­ni gösteren delilleri anlattı: [22]



15. Müşrikler, "Melekler Allah'ın kızlarıdır" diye­rek ona çocuk isnat ettiler. Kuşkusuz bu inançta olan in­san, aşırı kâfir olmuş, büyük bir inkâr ve taşkınlıkta bulunmuştur. Beyzâvî şöyle der: Böyle diyen insan apaçık kâfirdir. Çünkü Allah'a çocuk nisbet et-mek, onu hiç tanımamak ve şanım küçük görmekten ileri gelmektedir.[23]



16. Bu, inkâr ve onların hallerine şaşmayı ifade eden bir sorudur. Yani, Yüce Allah kendine kızlar edindi de, sizin için oğulları mı tercih ve tahsis etti? İbn Kesir şöyle der: Bu, onları, aşırı derecede kınamak demektir.[24]

Bundan sonra Yüce Allah, bu kınamanın devamını anlatmak üzere şöyle buyurdu: [25]



17. Müşriklerden birine, "Allah kızlar edindi" diyerek Allah'a nisbet ettiği kız müjdesi verildiğinde, üzüntü ve kederden yüzü sanki simsiyah olur. Müjdelendiği şeyin kötülüğünden dolayı, öfke ve kederle doJu olur. Fahreddin Râzî şöyle der: Bu âyetten maksat, akıllarının azlığına ve fikirlerinin zayıflığına dikkat çekmektir. Çünkü durumu bu derece düşük olan bir varlığı, aklı olanın Allah'a isnat etmesi nasıl caiz olur? Bir Araptan rivayet olunmuştur ki, karısı bir kız doğurduğunda o, kadının bulunduğu evi terketmiştir.[26]



18. Allah'a, zinet içersinde beslenip büyütülenleri, yani kızları, mı isnat ediyorlar? Halbuki o, zayıf görüşlü olduğu için, mücadele ederken delilini ortaya çıkaramaz. İşte böyle olan varlık, Yüce Allah'a isnat edilir mi? İbn Cüzeyy şöyle der: Bundan maksat, "Melekler Allah'ın kızlarıdır" diyenleri reddetmektir. Yüce Allah sanki söyle buyurmuştur: Süs içersinde büyütüleni yani zineti kullanarak büyüyüp gelişeni, Allah'a mı isnat ediyorsunuz? Bu, noksanlık sıfatıdır. Yüce Allah, bunun ardından başka bir noksanlık sıfatını anlattı: "Kız, aklı eksik olduğu için, tartıştığı ve konuştuğu zaman delilini açıklayamaz. Konuşurken sözü bozmayan, mânâyı karıştırmayan çok az kadın bulursun. Bu noksanlıkları taşıyan bir varlık, Allah'a nasıl nisbet edilir?"[27] İbn Kesîr şöyle der: Kadın, şekil ve mânâda eksiktir. Dış görünüşü ve şekilde bulunan eksiklik, süslen­mek suretiyle tamamlanır ki, ondaki eksiklik giderilsin. Nitekim bir şâir şöyle der:

Süslenmek, eksikliği gideren bir zinnettir. Güzellik eksik olduğunda, süslenmek onu tamamlar.

Kadının mânâdaki eksikliğine gelince, o, zayıftır ve intikam almak­tan âcizdir. Nitekim, kendisine, "Kızın oldu" diye müjde verilen bir Arap şöyle demiştir: "O, iyi bir çocuk değildir. Yardımı ağlamak, iyiliği hırsız­lıktır".[28]



19. Bu, kâfirlerin çirkin sözlerinin kapsadığı başka bir küfürdür. Yani, kâfir Araplar, Allah'ın en mükemmel ve değerli kulları olan meleklerin dişi olduklarına inandılar ve onlar hakkın­da bu hükmü verdiler. Allah melekleri yaratırken hazır mı oldu­lar da, onların dişi olduklarını bildiler.? Bu, onların câhil olduklarını gös­termek ve onlarla alay etmektir. Meleklere, onların yalancı şahitliklerini amel defterlerine yazmalarını emredeceğiz. Kıyamet gününde o şehadetlerinden sorguya çekileceklerdir. Bu, korkutucu, şiddetli bir tehdittir. Tefsirciler şöyle der: Yüce Allah, kâfir Arapların üç çirkin sözünü nakletti. Birincisi, Allah'a çocuk isnat etmeleri. İkincisi, Allah'a oğullan değil de kızları isnat etmeleri. Üçüncüsü ise, delilsiz ve hüccetsiz, değerli meleklerin dişi olduklarına hükmetmeleridir. Kur'an-ı Kerîm, on­ların bu sözlerinde yalancı olduklarım belirtmiştir. Bundan sonra sapıklık ve iftiraları daha da arttı ve bunun, Allah'ın rızasıyla olduğunu iddia ettiler: [29]



20. Alay ve eğlence yoluyla, "Allah dileseydi, biz ne o meleklere ne de o putlara tapardık. Bizim onlara tapmamız Allah'ın dilemesiyle olunca, o buna razı demektir" dediler. Kurtubî şöyle der: Bu onların, kendisiyle bâtıl murat edilen hak sözleridir. Çünkü her şey Allah'ın iradesiyle olur. Dilemek başka, razı olmak başka bir şeydir. "Dilemek"le delil getirmek doğru olmaz. Onlar, putların yerine Allah'a tapsalardi, bilirdik ki, Allah onların bunu yapmalarını murat etmiştir.[30] Yüce Allah onları şu sözüyle yalanlamıştır: Bu hususta onların hiçbir hüccet ve delili yoktur, Onlar sadece yalan söylüyor ve Allah'a karşı yalan uydurup iftira ediyorlar. [31]



21. Bu âyet, onlara verilmiş başka bir cevaptır. Yani, yoksa o müşriklere Kur'an'dan önce bir kitap indirdik te, onlar o kitaba sarılıp onun yönlendirmeleriyle mi amel ediyorlar? Fahred-din Râzî şöyle der: Yani, onlar bu bâtılı, Kur'an'dan önce indirilmiş bir ki­tapta buldular da, ona mı dayanıyor ve sarılıyorlar?"[32]



22. Bu âyetteki edatı, bir sözden başka bir söze geçmek mânâsına gelen "idrab" içindir. Yani, onlar iddialarına aklî veya naklî bir delil getiremediler. Aksine, câhil babalarını taklit etmekten başka dayanaklarının olmadığını itiraf ettiler. Ebussuûd şöyle der: Âyette geçen "ümmet", din ve mezhep demektir. Ona uyulduğu ve yönelindiği için bu isim verilmiştir.[33] Biz, atalarımızın yolundan yürür ve onların izlerinden giderek doğru yolu buluruz. [34]



23. O kâfirler, babalarına hüccetsiz ve delilsiz uydukları gibi, onların önceki yalanlayanları da böyle yapmıştır, senden Önce, ne zaman herhangi bir ümmete bir peygamber gönderdiysek, O toplumlarda, milletin kendilerini şımarttığı, zevk ve eğlencelerinin, hakkı talep hususunda me­şakkate katlanmalarına engel olduğu varlıklı kimseler, "Biz atalarımızı bir din üzere bulduk. Biz onların yolundan giderek onlara uyacağız" dediler. Beyzâvî şöyle der: Bu âyet, peygamberi teselli etmekte ve bu gibi konuda taklidin, eski bir sapıklık olduğunu göstermektedir. Aynı, zamanda ata­larının, onlar için, nazar-ı itibâra alınacak bir senet olmadıklarını açıklar. Refah ve kahramanlık sevgisinin, onları tefekkürden kör taklide çevirdiğini bildirmek için, Yüce Allah (varlıklı kişiler)! özellikle zikretti.[35] Sanat yapmak için burada yukarıda ise denildi. Çünkü her ikisi de aynı mânâdadır. [36]



24. Her peygamber, kavmini Al­lah'ın azabına karşı uyardığında onlara şöyle dedi: Ben size, atalarınızın mensup olduğu dinden daha doğru bir din getirsem, yine de onlara mı uya­caksınız? Kâfirler şöyle cevap verdiler: Biz sizin gönderildiğiniz Allah'ın birliği inancını, imanı, Öldükten sonra dirilme ve haşir gibi her şeyi inkâr ediyoruz.[37]



25. Bunun üzerine biz, yalanlayıcı milletlerden, çeşitli azaplarla intikam aldık. Hallerinin ve âkibetlerinin nasıl olduğuna bir bak!! [38]



26. Bir zaman İbrahim, babasına ve kavmine de­mişti ki: "Ben sizin taptıklarınızdan uzağım.

27. Ben yalnız beni Yaratan'a taparım. Ve O, beni doğru yola iletecektir."

28. Bu sözü, ardından geleceklere devamlı kalacak bir mîras olarak bıraktı ki insanlar dönsünler.

29. Doğrusu onları da, babalarını da kendilerine, hak ve onu açıklayan bir peygamber gelinceye kadar geçindirdim.

30. Fakat kendilerine hak gelince: "Bu bir büyü­dür, biz onu tanımıyoruz" dediler.

31. Ve dediler ki: "Bu Kur'an iki şehirden bir bü­yük adama indirilse olmaz mıydı?"

32. Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayâtında onların maişetlerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için bazısını bazısına derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti on­ların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.

33. Şayet insanların bir tek inkarcı ümmet olması mahzuru bulunmasaydı, Rahmân'ı inkâr edenlerin ev­lerinin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri gümüş­ten yapardık.

34. Evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları koltukları da (hep gümüşten yapardık).

35. Ve onları altın zinetlere boğardık. Bütün bun­lar sâdece dünya hayâtının geçici faydalanılan şeyidir. Âhiret ise, Rabbinin katında takva sahiplerine mahsus­tur.

36. Kim Rahmân'ın zikrini görmezlikten gelirse, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona arkadaş yaparız.

37. Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alı-koyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.

38. O şeytan dostu kim ise en sonunda bize gelince arkadaşına: "Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı, ne kötü arkadaşmışsın (sen!)" der.

39. Zulmettiğiniz için, bugün, azapta ortak olma­nız size asla yarar sağlamaz,

40. Sen mi sağırlara işittireceksin; yahut körleri ve apaçık sapıklıkta olanları doğru yola sen mi iletecek­sin?

41. Biz seni onlardan alıp götürsek de yine onlar­dan intikam alırız.

42. Yahut onlara va'dettiğimiz azabı, sana gösteri­riz. Kuşkusuz bizim onlara gücümüz yeter.

43. Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın.

44. Doğrusu Kur'ân, sana ve kavmine bir öğüttür. İlerde ondan sorumlu tutulacaksınız.

45. Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize sor! Rahman’ dan başka tapılacak tanrılar yapmış mıyız?



Âyetlerin Öncekilerle Münâsebeti


Yüce Allah, önceki âyetlerde müşriklerin, babalarını körükörüne tak lit ettiklerini anlattıktan sonra burada da, tevhid dinine inanan hanifleri; önderi, Arapların mensup oldukları ve kendisiyle iftihar ettikleri Hz İbrahim'i (a.s.) ve onun, kavminden ve putlara tapmaktan uzak oluşunu anlatti. Bunu, hidayet ile sapıklığı ve sağlam akıl mantığı ile heva, heves v taklit mantığını mukayese etmek için yaptı. [39]



Kelimelerin İzahı


Berâ, uzak mânâsına gelen bir mastardır. Bir kimse bir şeyi ta mamen bırakıp uzaklaştığında der.

Akıbehû; soyu, nesli demektir. İbn Şihâb şöyle der: Akib, çocu ve çocuğun çocuğu manasınadır.

Suhriyyen, işte çalıştırılan ve istihdam edilen.

Meâric; asansörler, merdivenler. Bu, kelimesinin çoğu­ludur. Mirâc, üzerinde insanın yukarı çıktığı basamak ve benzeri şey de­mektir.

Yükselirler, yukarı çıkarlar.

Zuhruf, altın, gümüş ve benzerlerinden yapılan süs.

Yüz çevirir. Bu kelime aslında, "göz zayıfladı" mânâsına söy­lenen sözünden alınmıştır. İmam Halil1 şöyle der: "Zayıf bir gözle bakmak" demektir. [40]



Âyetlerin Tefsiri


26. Ey Peygamber! Hatırla ki bir zamanlar İbrahim, müşrik kavmi ve babasına, "Ben, sîzin Allah'ı bırakıp ta tapmış olduğunuz bu putlardan uzağım" demişti. [41]



27. Fakat, beni yoktan yaratıp büyüten Rabbim, şüphesiz bana hak yolu gösterecek ve beni mutluluk yoluna iletecektir. [42]



28. İbrâhîm, bu kilemeyi, yani kelime-i tevhidi, neslinde baki kalıcı kıldı. Dolayısıyle onların içinde Allah'ı birleyenler dâima bulunur. Onlardan şirk koşanların, imana dönmeleri ümidiyle böyle yaptı. Mücâhid şöyle der: İbrahim, kelime-i tevhidi, kıyamete kadar soyunda onu söyleyenlerin bulunacağı bir kelime haline getirdi.[43]



29. İbrahim'in soyundan gelen Mekke halkını ve babalarını, Ömürlerini uzatmak ve bolca nimetler vermek suretiyle faydalandırdım. Fakat onlar verilen mühlete aldandılar ve kelime-i tevhîdİ bırakıp nimetlerden faydalanma ve şehevî arzularının peşinden git­mekle meşgul oldular. Nihayet kendilerine Kur'an ve peygamberliği açık, Allah katından parlak mucizelerle desteklenmiş bir elçi geldi. Fahreddin Râzî şöyle der: Âyetin nazmından anlaşılan şudur: Onlar, babalarını taklide güvenip te delili düşünmeyince kendilerine veri­len mühletin uzunluğuna ve Allah'ın onları dünya nimetleri içersinde yaşatmasına aldandılar ve haktan yüzçevirdiler. [44]



30. Onları, düştükleri gafletten uyarmak ve Allah'ın birliğini onlara göstermek için Kur'an gelince, kibir ve sapıklıkları arttı da, Kur'an hakkında, "O bir sihirdir "Ve biz onu inkâr edi­cileriz, onun Allah kelâmı olduğuna inanmıyoruz" dediler. Ebussuûd şöyle der: Kur'an'a sihir dediler ve onu inkâr edip peygamberleri küçümsediler. Önceki kâfirliklerine, hakka karşı direnmeyi ve onu küçümsemeyi de ekle­diler.[45]



31. Müşrikler dediler ki: "Bu Kur'an Mekke veya Tâifte büyük bir adama indirilseydi ya!" Tefsirci-ler şöyle der: Müşriklerin, "Büyük adam"dan maksatları, Mekke'de Velîd b. Muğîra veya Tâifte Urve b. Mes'ûd es-Sekafî'dir. Kureyş, Kur'an'm, fakir bir yetim olan Muhammed (s.a.v.)'e inmesini uzak gördü ve büyük kişi, mal ve mevkii olan kişi olduğunu zannettikleri için, Kur'an'm büyük ve reisler­den birine inmesini istediler. Büyük olan kişinin, Allah katında büyük olan kişi olduğunu anlamadılar. Onlar, büyüklük Ölçüsü olarak makam ve malı dikkate aldılar. Her zaman ve her yerde câhillerin görüşü budur. Allah ve akıllılar katında, gerçek büyüklük ölçüsü, sadece ruh büyüklüğü ve yüceli­ğidir. Kim, Abdullah oğlu Muhammed (s.a.v.)'den, ruhça daha büyük ve da­ha yücedir? Bunun içindir ki Yüce Allah onlara şu sözüyle cevap verdi: [46]



32. Peygamberliği onlar mı veriyorlar ve onu kul­lardan dilediklerine onlar mı tahsis ediyorlar ki onun, insanlardan, filan zengine veya filan büyüğe verilmesini istiyorlar? Biz hikmetimizle bunu zengin, şunu da fakir kıldık. Mal ve rızık hususunda aralarında farklar yarattık. Basit bir şey olan geçim işini onlara bırakmayıp bilakis onun taksimini bizzat üzerimize aldığımız halde, önemli ve büyük bir şey olan peygamberlik işini, onların istek ve arzularına nasıl bırakırız? İbn Cüzeyy şöyle der: Dünyada geçim taksim ettiğimiz gibi, aynı şekilde dini lütuf lan da biz taksim ettik. Geçici basit nasipleri ihmal etmediğimize göre, kalıcı ve şerefli nasipleri ihmal etmememiz daha uygundur. Mahlukatı rızık ve yaşayış bakı­mından birbirinden farklı kıldık ve onlar için, bu zengin, şu fakir, öbürü orta halli şeklinde mertebeler takdir ettik. onlardan her biri diğeri için çalışır olsun ve birbirlerine hizmet etsinler de, hayat işi düzgün yürüsün. Sâvî şöyle der: İnsanların rızık konusunda birbirinden fark­lı kılınması, birbirlerinden yararlanmaları içindir. Bütün durumları eşit ol­saydı, kimse kimseye hizmet etmezdi. Bu da dünyanın harap olmasına ve düzeninin bozulmasına sebep olurdu.[47] Ebu Hayyan da şöyle der: Yüce Al­lah'ın, suhriyyen" sözü, bir hizmette kullanmak mânâsına gelen, kökündendir. "Alay etmek" mânâsına gelen, subriyye" kökün­den değildir. Bundaki hikmet, insanların birbirlerinden faydalanmaları ve menfaatlerine kavuşmalarıdır. Her biri, bütün işleriyle bizzat kendisi meşgul olsa, buna gücü yetmez ve helak olur. "Biz taksim ettik" cümlesi, bütün hırsıyla dünya malı peşinden koşmaktan uzaklaştırıcı ve Allah'a tevekküle yardımcıdır.[48] Katâde ise şöyle der: Sen kuvveti zayıf, çaresi az ve iyi ko-nuşamıyan bir kimseye, bol rızık verilmiş olduğunu görürsün. Kuvvetli ve herşeye çare bulabilen ve iyi konuşabilen bir kimseyi de dar rızık içinde bırakılmış görürsün. İmam Şafiî şöyle der:

Kaza ve onun varlığının delillerinden biri de, akıllının sıkıntı içinde olması, ahmağın yaşayışının ise güzel olmasıdır.[49] Rabbinin sana peygamberlik lütfetmesi, insanların topladığı geçici dünya malından daha iyidir. Bundan sonra Yüce Allah, dünyanın basitliğini ve Allah katında değerinin düşüklüğünü açıklamak Üzere şöyle buyurdu: [50]



33. İnsanlar, kâfiri rızık bolluğu içinde gördüklerinde kâfirliğe rağbet edecek ve küfürde tek bir millet haline gelecek olmasalardı, mutlaka bu dünyayı kâfirlere tahsis eder ve onlara tavanları saf gümüşten, türlü türlü süs ve nakışlarla süslenmiş yüksek köşkler verirdik, Onlar için, üzerlerinde yukarı çıkacakları ve yükselecekleri gümüş merdivenler ve asansörler yaratırdık. [51]



34. Refahlarını ve nimetlerini artırmak için evlerinin kapılarını ve divanlarını gümüş yapardık. O gümüş divanlara otu­rup yaşlanırlardı. [52]



35. Onlar için perdeler, yastıklar ve nakışlardan zinetler ya­ratırdık. İbn Abbas şöyle der: Zuhruf, altın demektir. Yani, onlara altın ve 'gümüşten tavan, kapı ve divanlar verirdik.[53] Kâfirlere verdiğimiz bütün bu dünya nimetleri, sadece değersiz ve geçici :dünya hayatında kendisinden faydalanılan şeylerdir. Cennet ve ondaki çeşitli zevkler ve anlatılamayacak kadar bol nimetler, sadece takva sahibi mü'minlerindir. Bu hususta hiç kimse onlara ortak ol­maz. Tefsirciler şöyle der: Âyetler, dünyanın basitliğini ve değerinin azlı­ğını ve önemsiz olduğunu açıklamak için getirilmiştir. Şöyle ki, eğer fitne olmasaydı, Yüce Allah bütün bu nimetleri kâfirlere tahsis eder; evlerini, merdivenlerini ve tavanlarını altın ve gümüşten yapardı. Âhiretten bir nasi­bi olmadığı için, bu dünyada kâfire bütün bu nimetleri verirdi. Fakat Yüce Allah, kullarına çok merhamet edicidir. Dolayısıyle bazı kâfirleri zengin, bazılarını fakir kılmıştır. Mü'minlerin de bazılarını zengin bazılarını fakir kılmıştır. Hadiste şöyle buyrulmuştur: "Eğer dünyanın, Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar değeri olsaydı, Allah ondan kâfire, bir yudum su içirmezdi.[54] Zemahşerî de şöyle der: Eğer sen "Kâfirlere bolluk vermek, fitneye sebep olacağı için Allah onlara bolluk vermedi. Yani, insanlar dün­yayı sevdikleri ve ona aşırı derecede düşkün oldukları için küfre düşerler diye bolluk vermedi. Öyleyse, insanların İslama gelmeleri için, müslümanlara bolluk verseydi ya!" dersen, derim ki: Müslümanlara bolluk ver­mesi de, fesada sebeb olur. Çünkü bu da insanların dünya için İslama gir­melerine sebep olur ki, bu da münafıkların tuttuğu yollardandır. Şu halde hikmet, Allah'ın takdir ettiğindedir. Öyle ki, O, zenginler ve fakirler olarak insanları iki gruba ayırdı. Fakirliği zenginlikten üstün kıldı.[55]



36. Kim, Kur'an'dan ve Allah'a ibadetten yüz çevirir, gafil davranır ve görmemezlikten gelirse, Onun için bir şeytan hazırlarız. Bu Şeytan ona devamlı vesvese verir ve onu azdırır. Nite­kim Yüce Allah meâlen şöyle buyurmuştur: "Görmedin mi, biz kâfirlerin üzerine, kendilerini iyice(isyana) sevkeden şeytanları gönderdik."[56] Bu şeytan onun ayrılmaz bir arkadaşıdır. [57]



37. Şüphesiz o şeytanlar, bu sapık kâfirleri doğru yoldan akkorlar. Kâfirler kendilerinin yaptıkları işlerde doğruluk, basiret ve aydınlık üzere olduklarını zannederler. [58]



38. Nihayet kâfir, arkadaşı ile birlikte bir zincire bağlan­mış olarak geldiğinde, arkadaşına der ki, "Keş­ke benimle senin aranda, doğu ile batı arasındaki mesafe kadar uzaklık ol­saydı." Taberî şöyle der: Bu, yani el-Meşrikayn (iki doğu) kelimesi, tağlîb yoluyla söylenmiştir. Nitekim güneş ile aya, "iki ay" mânâsına Ebu-bekir (r.a.) ile Ömer'e (r.a.) İki Ömer" mânâsına anne ve babaya "iki baba" mânâsına denilir. Burada da galip kılındı vedenildi.[59] Sen ne kötü arkadaşsın. Çünkü sen bâtıiı bana süslü göstermekle, bedbahtlığıma sebep oldun. Ebu Saîd el-Hudri (r.a.) şöyle der: Kâfir diriltilip kabrinden çıkarıldığında, şeytanlardan olan arkadaşıyle eşleştirilir. Bu şeytan onu cehenneme götürünceye kadar ondan ayrılmaz. [60]



39. Azabı ortak çekmeniz size bir fayda ve yarar sağlamaz. Bu sizden hiçbir şeyi hafifletmez. Çünkü siz zulmettiniz. Herbiri azaptan nasibini bol bol alacaktır. İbn Cüzeyy şöyle der: Bundan maksat şudur: Onların, azabı beraber çekmeleri kendile­rine fayda vermez. Dünyada sıkıntı çeken bir kimsenin kendi başına gelen musibetin bir benzerinin başkasının da başına geldiğini gördüğünde, duyduğu teselli rahatını bulamazlar.[61] Çünkü dünya musibeti yaygınlaştığında azalır. Yüce Allah, onların hep beraber azap çekmelerinin, belâlarını hafif­letmeyeceğini bildirmek suretiyle bu vehmi ortadan kaldırdı. [62]



40. Peygamber! Kör ve sağır gibi olan o kâfirlere ve o apaçık sapıklık içinde bulunanlara sen mi işittireceksin? Bunu yapamazsın. O halde, inkâr ederlerse canın sıkılmasın.

"Tefsircüer şöyle der: Bu âyet, peygamber (s.a.v)'i teselli etmektedir. Zira o, müşrikleri imana çağırma hususunda elinden geleni yapıyor, oysa onların hakka karşı sadece körlükleri, azgınlıkları ve sapıklıkları artıyordu. [63]



41. Onlardan İntikam almadan önce seni he­men öldürürsek, bilesin ki, biz senin ölümünden sonra onlardan intikam alırız. [64]



42. Ey Peygamber! Yahut da onlara va'dettiğimiz azabı hayatında sana mutlaka gösteririz. Bizim onlara gücü­müz yeter. Onlar elimizdedirler, bizden kurtulamazlar. İbn Abbâs şöyle der: Allah (c.c.) bunu Bedir gününde Peygambere (s.a.v.) gösterdi. İbn Kesîr de şöyle der: Yani, sen hayattayken veya ölümünden sonra onları ceza­landırıp mutlaka intikam alırız. Yüce Allah, düşmanları hakkında peygam­berinin gözünü aydın etmeden ve onların ileri gelenleri arasında onu hakem kılmadan ruhunu almadı.[65]



43. Ey Peygamber! Sana vahyettiğimiz Kur'an'a sarıl. dul Şüphesiz sen, Naîm cennetlerine götüren dosdoğru yol ve apaçık hak üzeresin. [66]



44. Şüphesiz bu Kur'an, senin için de kavmin Kureyş için de büyük bir şereftir. Çünkü Kur'an Kureyş diliyle ve onlardan birine indirildi. İlerde bu nimetin şükründen sorumlu tutulacak­lardır. İbn Cüzeyy şöyle der: Burada zikir, şeref manasınadır. Peygamberin kavminden maksat da Kureyş ve diğer Araplardır. Kuşkusuz onlar, İslam sayesinde dünya ve âhiret şerefini elde etmişlerdir. Dünyanın doğularını ve batılarım fethetmiş olmaları, hilafet ve saltanatın, ellerine geçmiş olması sana yeter.[67] Bu Kur'an, kendisine uyan herkes için bir şereftir. Bu âyet, Yüce Allah'ın, "Andolsun size öyle bir kitap indirdik ki onda şan ve şerefiniz vardır. Halâ akletmeyecek misiniz?"[68] mealindeki âyete benze­mektedir. [69]



45. Bu varsayim yoluyla yapılmış bir hi­taptır. Sözde hazif vardır. Yani, ey Peygamber! Tevhîd konusunda şüpheli isen, senden Önce gelen peygamberlere sor: Allah'tan başkasına ibadete çağıran hiçbir peygamber var mıdır? Bu âyet, Yüce Allah'ın, "Eğer sana indirdiğimizden şüphede isen, senden önce o ki­tabı okuyanlara sor"[70] mealindeki âyetine benzemektedir. Ebussuûd şöyle der: Âyetten maksat, peygamberlerin tevhîd inancı üzerinde icmâ ettikle­rine şahit getirmektir. Ayrıca şuna dikkat çekmektedir ki, Kur'an onun icat ettiği bir bid'at değildir ki, yalanlansın ve kendisine düşmanlık edilsin.[71] Ebû Hayyân da şöyle der: Anlaşılıyor ki, hitap, âyeti dinleyenedir. Burada­ki sual, peygamberlerin dinlerine bakmak yerinde mecaz olarak kul­lanılmıştır. "Bak ki, peygamberlerin dinlerinden hiçbir dinde putlara ibadet var mıdır?" demektir. Bu, şâirlerin, yurtlara ve kalıntılara sormasına ben­zer. Arapların, "Yere sor, nehirlerini kim açtı, ağaçlarını kim dikti, mey­velerini kim topladı?" O, konuşarak sana cevap veremese de, itibarî olarak cevap verir. Bütün bunlar mecaz türündendır.[72]



46. Andolsun biz Musa'yı âyetlerimizle Firavun'a ve onun ileri gelen adamlarına göndermiştik. Musa: "Ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim" demişti.

47. Onlara âyetlerimizi getirince, bunlara gülü-vermişlerdi.

48. Bizim onlara gösterdiğimiz her âyet diğerin­den daha büyüktü. Doğru yola dönerler diye onları aza­ba uğrattık.

49. Bunun üzerine dediler ki: Ey büyücü! Sana verdiği ahde göre bizim için Rabbine duâ et; (Azabı kal­dırınca) biz artık doğru yola gireceğiz.

50. Fakat biz onlardan azabı kaldırınca hemen sözlerinden dönüverdiler.

51. Firavun kavmine seslendi ve dedi: "Ey kav­mim! Mısır mülkü ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz?

52. Yoksa ben, kendisi zayıf ve nerdeyse söz anla­tamayacak durumda bulunan şu adamdan daha hayırlı değil miyim?

53. Ona altın bilezikler verilmeli veya yanında ona yardımcı melekler gelmeli değil miydi?"

54. Firavun bu şekilde kavmini küçümsedi; onlar da kendisine boyun eğdiler. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir kavim idiler.

55. Böylece bizi öfkelendirince onlardan intikam aldık, hepsini suda boğduk.

56. Onları, sonradan gelenlere bir selef ve bir ibret örneği kıldık.

57. Meryem oğlu İsâ, bir misâl olarak anlatılınca senin kavmin hemen bağnşmaya başladılar.

58. "Bizim tanrılarımız mı hayırlı, yoksa o mu?" dediler. Bunu sana ancak tartışmak için söylediler. Doğrusu onlar kavgacı bir toplumdur.

59. O sâdece kendisine nimet verdiğimiz ve İsrâîl oğullarına örnek kıldığımız bir kuldur.

60. Eğer dileseydik, içinizden, yeryüzünde yeri­nize geçecek melekler yaratırdık.

61. Şüphesiz ki O (İsâ), kıyamet için bir bilgidir. O vakitten hiç şüpheye düşmeyin ve bana uyun, çünkü bu, dosdoğru yoldur.

62. Sakın şeytan sizi yoldan çevirmesin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.

63. İsâ, açık delillerle geldiği zaman demişdi ki: Ben size hikmet getirdim ve ayrılığa düştüğünüz şeyler­den bir kısmını size açıklamak için geldim. Öyleyse Al­lah'tan korkun ve bana itaat edin.

64. Şüphesiz Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O'na ibadet edin. İşte bu, doğru yoldur.



Ayetlerin Öncekilerle Münasebeti


Rasulullah (s.a.v)'in malsız ve makamsız bir fakir olmasrndan dolayı, Kureyş, peygamberlik konusunda ona itiraz edip, Kurân'm, malı çok maka­mı yüce bir adama inmesini isteyince, Yüce Allah burada, o inat mantığı ile taşkınlık mantığının bir olduğuna işaret etmek için Mûsâ (a.s.) ile Firavun'un kıssasını anlattı. Kuşkusuz Firavun, onlardan Önce malı ve saltanatı sebebiyle zorbalığa başvurmuş ve kendisinin mal ve makam bakımından Mûsâ (a.s.)'dan daha üstün olduğunu delil getirerek hak daveti kabul etme­mişti. İşte bu âyet-i kerîmeler, bu sakat şüpheyi kesin delille reddetmektedir. [73]



Kelimelerin İzahı


Bozuyorlar. Ahdi bozdu, mânâsına denir. Mehîn, önemsiz, değersiz demektir.

Bizi kızdırdılar, öfkelendirdiler.

Yüz çeviriyorlar, insan.

Selef, önder demektir,

Feryat ediyorlar, bağırıyorlar. ları imandan engelliyorlar, manasınadır. Cevheri şöyle der: Bağırdı, de­mektir. Geniş zamanı mastarı gelir. Bir görüşe göre, şekli, yüz çevirmek" mânâsına kökündendir. Şekli bağırmak mânâsına gelen kökündendir.[74] Ferrâ, "Bunların ikisi de aynı mânâyadır" der.

Asla şüphe etmeyin. Şüphe etmek demektir. Bir kimse bir konuda şüpheye düşünce denir. Şüphe demektir. [75]



Nüzul Sebebi


Mücâhid'den rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir: Kureyş dedi ki: "Muhammed, hıristiyanların Meryem oğlu îsâ'ya taptıkları gibi bizin­de kendisine tapmamızı istiyor". Bunun üzerine Yüce Allah, "Meryem oğh îsâ bir misal olarak anlatılınca senin kavmin hemen bağnşmaya başladı lar" mealindeki âyeti indirdi. [76]



Ayetlerin Tefsiri


46. Allah’a andolsun ki, Musa’yı, doğruluğunu gösteren apaçık mucizelerle Firavun'a ve onun kavmi olaı Kıptîlere gönderdikMûsâ ona dedi ki: Ben, Allah'ıı sana gönderdiği bir elçiyim. Seni ve kavmini, tek olan Allah'a çağırmar İçin beni gönderdi. [77]



47. Peygamberliğini gösteren o açı mucizeleri onlara getirdiğinde alay ve eğlence ile güldüler. Kurtubî şöyl der: Onlar, kendilerine tâbi olanlara, bu mucizelerin sihir olduğu ve kend terinin de bunları yapabilecekleri vehmini vermek için güldüler.[78]



48. Onlara gösterdiğimiz tufan, çeki: ge ve bit gibi azap mucizelerinden herbiri diğerinden çok daha büyük çok daha açıktı. Öyleki, sonra gelen mucize, öncekinden daha açıktı. Sâ' şöyle der: Her mucize, nıucizelikte son derece ileriydi. Öyle ki, ona. baka onun diğerlerinden daha büyük olduğunu zannederdi.[79] İçinde bulunduktan inkâr ve yalanlamadan dönsünler diye onları ht türlü çetin azaplarla cezalandırdık. [80]



49. Azabı görünce dediler ki: Bizim iç Rabbine dua et de bu belâ ve azabı bizden kaldırsın. Duanı bul edeceğine dair sana verdiği söz hürmetine dua et. Duan saye­sinde bizden azabı kaldırırsa, sana kesinlikle inanacağız. Tefsiriler şöyle der: Kâfirlerin, "ey büyücü!" şeklindeki sözü, kusur bulma yoluyla söylen­memiştir. İnançlarına göre, bu bir saygı ifade eder. Çünkü büyü, onların za­manının ilmi idi. Dolayısıyla kınanmış olmaz. Bununla Musa'ya (a.s.)' saygı yollu seslendiler. İbn Abbas şöyle der: Bunun mânâsı, "Ey bilgin !"dir. Büyücü onlar içinde büyüktü, ona saygı gösterirlerdi. [81]



50. Musa'nın duası hürmetine onlardan azabı kaldırdığımız zaman, ne görelim, onlar hemen ahdi bozuyor ve inkâr ve isyanda ısrar ediyorlar. [82]



51. Firavun Musa'nın apaçık mucizelerini görüp te halkının imana gelmesinden korkunca, Kıbt kavminin reisleri ve ileri ge­lenlerine övünerek ve kibirlenerek şöyle seslendi: Bu geniş, uçsuz bucaksız Mısır ülkesi benim değil mi? Nil nehrinden ayrılıp köşklerimin altından akan su, haliçler ve ırmak­lar benim değil mi? Kurtubî şöyle der: Nil'in en büyük kolları tür. Bunlar; Melik Irmağı, Tolon Irmağı, Dimyat Irmağı ve Tinnîs ırmağıdır.[83] Katâde de şöyle der: Mısır'ın bahçe ve nehirleri, onun köşkü altında uzanırdı.[84] Büyüklüğümü ve mülkümün genişliğini, Musa'nın küçüklüğünü ve ze-lilliğini görmüyor musunuz? [85]



52. Aksine ben bu zayıf ve hakîr, gücü, ma­kamı ve saltanatı olmayan kişiden daha üstünüm. O, yani Mûsâ, zayıflığı ve hakirliğinden dolayı ihtiyaçlarını karşılama için nefsini küçültüp zorlar. O neredeyse sözünü anlatamayacak ve maksadını açıklayama­yacak durumdadır. Peygamberliğe nasıl elverişli olur? Ebussuûd şöyle der: Firavun bunu, Hz. Musa'ya (a.s.) iftira edip onu insanların gözünden düşür­mek için söyledi. Bunu, daha önce dilinde bulunan tutukluğu dikkate alarak söyledi. Fakat Allah, Musa'nın (a.s.) duası sayesinde tutukluğu ondan gider­di: "Dilimdeki bağı çöz ki, sözümü anlasınlar"[86]



53. Bir ikram ve peygamberliğine bir delil o-larak, Allah ona altın bilezikler verse ya! Mücâhid şöyle der: Kiptiler bir adamı kendilerine reis yapmak istediklerinde reislik alâmeti olarak ona iki altın bilezik ve bir kolye takarlardı.[87] Veya ona hizmet etmek ve doğruluğuna şahitlikte bulunmak için, onunla birlikte, etrafını kuşatmış olarak melekler gelseydi ya! Ebu Havyan şöyle der:

Firavun kendisini güçlü ve mülk sahibi olarak tanıtıp kendisiyle Mûsâ (a.s.)'yı mukayese etti ve onu zayıf ve yardımcısı az olarak niteledik­ten sonra peygamberliğine itiraz ederek şöyle dedi: Eğer doğru söylüyorsa Rabbi onu melik yapıp bilezikler taksaydı ve melekleri ona yardımcı kılsaydı ya.[88]



54. Kısa görüşlülüklerinden dolayı, kavminin akıllarını küçünısedi ve onları cehaletle itham etti. Bunun üzerine kavmi, kendilerini çağırdığı sapıklıkta Firavun'a itaat ettiler, Al­lah'a itaattan çıkıp fâsık oldukları için onun çağrısına uydular. [89]



55. Bizi kızdırıp öfkelendirince, en şiddetli azar. çeşitleriyle onlardan intikam aldık. Firavun ve kavminin ta­mamını denizde boğduk. Hiçbirini bırakmadık. Tefsirciler şöyle der: Fira vun, büyüklük, saltanat ve altından akan nehirlere aldandı. Allah da, kibir lendiği şeyin cinsiyle hem onu hem de kavmini helak etti. Bu helak deni; suyunda boğulmak suretiyle gerçekleştirilmiştir. Burada, kim bir şey saye sinde kendisinin güçlü olduğunu iddia ederse, Allah'ın onu bu şeyle helâl edeceğine işaret vardır. [90]



56. Firavun kavmini, azap ve helake müsteha olma hususunda, kendilerinden sonra geleceklere örnek ve ibret alacaklaı bir misal kıldık ki, onların başına da böyle bir şey gelmesin. Mücâhid şöyl der: Onları, Kureyş kâfirlerinden önce cehenneme gidecek öncüler ve or lardan sonra gelenler için bir ibret ve öğüt kıldık.[91]



57. Kur'an'da Meryem oğlu İs anlatıldığında ve Allah bırakılıp ta tapılan ilâhlar misal getirildiğinde, ht men Kureyş müşrikleri bağırıp feryadı basarlar. Tefsirciler şöyle der: Resi lullah (s.a.v.), "Siz ve Allah'ı bırakıp taptığınız şeyler cehennem odunusı nuz"[92] mealindeki âyeti okuyunca, İbn Zibe'râ: "Bu söz, sadece bizim ilâhlarımız için mi, yoksa bütün ümmetler için mi? diye sordu. ResululU (s.a.v.) da: "Sizin, ilahlarınız ve bütün ümmetler için" dedi. ibn Zibe'r Kâ'be'nin Rabbine yemin olsun ki, seni mağlup ettim. Hristiyanlar İsa'y yahudiler Uzeyr'e tapmıyorlar mı? Falan oğulları da meleklere ibadet e miyorlar mı? Eğer onlar cehennemde ise, biz ve ilâhlarımız onlarla berab olmaya razıyız, dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.), gelecek vahyi be lemek üzere sustu. Müşrikler onun mağlup olduğunu zannettiler ve yüks< sesle bağrıştılar.[93] Bunun üzerine Allah, "Tarafımızdan kendilerine güze lik takdir ve tayin edilmiş olanlara gelince, işte onlar cehennemden uza tutulurlar"[94] mealindeki ayeti indirdi. Kurtubî şöyle der: İbn Zibe'ra âyeti iyi düşünseydi itiraz etmezdi. Çünkü Yüce Allah, " İbadet ettiğiniz kimseler" demedi, " kî İbadet ettiğiniz şeyler"dedi. Bununla sadece aklı olmayana putları ve benzerlerini kastetti. Yoksa, her ne kadar kendilerine tapılsa da, ne İsa'yı (a.s.) ne de melekleri kastetmedi.[95]



58. Dediler ki, "Bizim ilâhlarımız mı daha hayırlı yoksa İsa mı? Eğer İsa ateşte ise, ilâhlarımız da onunla beraber olsun. Bu sözü sana, hakkı aramak için değil, cedelîeşme ve büyüklük taslamak için söylediler, Aksine onlar bâtıl yolu kullanarak şiddetle mücadele eden bir kavimdir. İbn Cüzeyy şöyle der: On­lar bu misali sana, sadece cedelîeşme için getirdilir. Cedel, insanın, müna­zara ettiği rakibini yenmek istemesidir. Onu ister bak yolu, isterse bâtıl yolu kullanarak yensin, birdir. Çünkü İbn Zibe'ra ve benzerleri, Hz. İsa'nın (a.s.) "Cehennem odunu" sözü içine girmediğini biliyorlardı. Fakat onlar demogoji yapmak istediler. Dolayısıyla Yüce Allah onları cedelci bir top­luluk olarak niteledi.[96]



59. İsa, sadece, diğer kullar gibi bir kuldu. Biz ona peygamberlik nimeti verdik ve onu peygamberlikle şereflendirdik. O hristiyanların iddia ettiği gibi ne bir ilâhtır, ne de bir ilâh oğludur. İsa'yı, İsrailoğullarına bir mucize ve ibret kıldık. Bu muci­zeyle Allah'ın kudretine delil getirirler,. Zira o, bir anneden babasız olarak yaratıldı. Fahreddin Râzî şöyle der: Onu darb-ı mesel olarak, harikulade bir ibret kıldık. Zira onu, Âdem'i yarattığımız gibi, babasız yarattık.[97]



60. İsteseydik, sizin yerinize, yeryüzünde yaşayan ve size halef olacak melekler yaratırdık. Mücâhid şöyle der: Sizin yerinize, yeryüzünü imar edecek melekler yaratırdık.[98]



61. Kuşkusuz İsa, kıyametin yaklaştığına bir alâmettir. İbn Abbas ve Katâde şöyle derler: İsa'nın çıkışı, kıyamet alânıetlerindendir. Çünkü Yüce Allah, kıyamet kopmadan az önce onu gökten indirecektir. Kıyamet konusunda sakın şüpheye düşmeyin, Ö, şüphesiz kopa­caktır. Hadiste şöyle buyrulmuştur: "Meryem oğlu İsa'nın âdil bir hakem olarak aranıza inmesi yakındır..."[99] Ey Peygamber! On­lara de ki: Benim yoluma ve şeriatıma uyun. Kuşkusuz sizi kendisine çağır­dığım bu din dosdoğru bir din ve dosdoğru bir yoldur. [100]



62. Şeytanın vesveselerine aldan­mayın. Hakka uymanızı engellemesinden sakının. O sizin apaçık bir düş-manınızdır. Zira atanızı cennetten çıkardı ve nur libasını üzerinden çekip aldı. [101]



63. İsa, apaçık kanun ve muci-zeler getirdiğinde, şöyle dedi: "Size ilâhî hikmetin gereği olan kanunları getirdim, size, din konusunda ihtilafa düştüğü­nüz şeyleri açıklamak için geldim. İbn Cüzey şöyle der: Yüce Allah, "İhti­laf edilen konuların hepsini değil de, bazısını açıklamak için..." buyurdu, çünkü peygamberler, dünya işlerini değil, sadece din işlerini açıklarlar.[102] Taberî de şöyle der: Yüce Allah bundan, dünya ile ilgili işleri değil, din ile ilgili işleri kastediyor.[103] Emirlerine sarılıp yasaklarından sakınarak Allah'tan korkunuz. Size tebliğ ettiğim yükümlülüklerde emrime uyunuz. [104]



64. Kuşkusuz Yüce Allah, kendisine ibadet edilen Rab'tır. Ondan başka Rab yoktur. Öyleyse sadece O'na ibadet ve taat ediniz. İbn Kesîr şöyle der: Ben de siz de O'nun kullarıyız. O'na muhtacız. Hepimiz bir olan Allah'a ibadet ediyoruz.[105] Bu, Allah'ı birle­mek ve kanunlarıyla kulluk etmek, Naîm cennetlerine ulaştıran dosdoğru bir yoldur. [106]



65. Aralarından çıkan gruplar, birbirleriyle ihti­lafa düştüler. Elem verici bir günün azabından dolayı vay o zulmedenlerin hâline!

66. Onlar farkında değillerken kıyamet gününün kendilerine ansızın gelmesinden başka bir şey mi bek­liyorlar?

67. O gün, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar dı­şında, dost olanlar birbirlerine düşman kesilirler.

68. 69. "Ey âyetlerimize inanan ve müslüman olan kullarım! Bu^ün size korku yoktur. Sizler üzülmeye­ceksiniz de.

70. Siz ve eşieriniz, ağırlanmış olarak cennete gi­riniz!"

71, 72, 73. Onlara altın tepsiler ve kadehler dolaş­tırılır. Orada canlarının istediği, gözlerinin hoşlandığı her şey vardır. Ve kendilerine: "Siz, orada ebedî kala­caksınız, işte yaptıklarınıza karşlık size mîras verilen cennet budur. Orada sizin için bol bol meyveler vardır, onlardan yersiniz." denilir.

74, 75. Şüphesiz suçlular cehenem azabında ebedî kalacaklar, azapları hafifletilmeyecektir. Onlar azap içinde kurtuluştan ümit kesmişlerdir.

76. Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendileri zâlim kimselerdir.

77. "Ey Mâlik! Rabbin bizim işimizi bitirsin!" diye seslenirler. Mâlik de: "Siz böyle kalacaksınız!" der.

78. Andolsun biz size hakkı getirik, fakat çoğunuz haktan hoşlanmıyorsunuz.

79. Yoksa bir işe kesin karar mı verdiler» Doğrusu biz de kararlıyız.

80. Yoksa onlar, bizim kendilerinin sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Ha­yır, öyle değil; yanlarındaki elçilerimiz yazmaktadır­lar.

81. De ki: Eğer Rahmân'ın bîr çocuğu olsaydı, el­bette ben ona kulluk edenlerin ilki olurdum!?

82. Göklerin ve yerin Rabbi, Arş'ın da Rabbi olan Allah onların niteledikleri şeylerden yücedir, münez­zehtir.

83. Sen bırak onları, kendilerine sös verilen gün­lerine kavuşuncaya kadar bâtıla dalsınlar, oynaya dur­sunlar.

84. Gökte de ilâh O'dur, yerde de ilâh O'dur. O, hakimdir, her şeyi bilendir.

85. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü kendisine âit olan Alish ne yücedir! Kıyamet saatini bilmek de O'na mahsustur. Sîz sadece O'na döndürüleceksiniz.

86. Allah'ı bırakıp da taptıkları putlar, şefaat ede­mezler. Ancak bilerek lıakk'a şahitlik edeıüer bunun dışındadır.

87. Andolsun onlara "kendilerini kimin yarattığa-ı" sorsan, elbette "Allah" derler. Ö halde naşı! döndü­rülüyorlar?

88. 89. Resûlullah'ın "Yâ Rabbil Bunlar, îman et­meyen bir kavimdir." demesine karşı sen onlardan yüz çevir ve sîze selâm bilecekler!" buyurdu.



Ayetlerin Öncekilerle Münasebeti


Yüce Allah önceki âyetlerde, Hz. İsa (a.s,) ve onun hak dine çağrısını anlattı. iArdından burada da Ehl-i kitabın sapıklığından bahsetti. Şöyle ki, Ehl-i kitab, İsa (a.s.) hakkında fırka ve gruplara ayrıldılar. Bir kısmı, onun ilâh olduğunu; bir kısmı, ilâhın oğlu olduğunu; bir diğer kısmı da "üçün üçüncüsü" olduğunu söylediler. Daha sonra Yüce Allah, kıyamet hallerini ve onun şiddetlerini anlattı ve bu mübarek sûreyi, bir ve hak olan ma'bûdun sıfatlarını anlatarak sona erdirdi. [107]


Kelimelerin İzahı


Ehıllâ, samîmi arkadaş mânâsına gelen kelimesinin ço­ğuludur.

Sevinirsniz, neşelenirsiniz. Hubûr, ferah ve sevinç demektir.

Ekvâh, kulpsuz kadeh mânâsına gelen kelimesinin çoğu­ludur.

Müblisûn; rahmetten ümit kesenler, aşın ümitsizlikten dola­yı üzüntü içinde olanlar.

Sağlam yaptılar. Bir kavim, işlerini sağlam yaptığında denir. Sağlam yapmak demektir.

Çevrilirler, döndürülürler. Bir kimse, birini bir şeyden dön­dürdüğünde denir. Moctn" 'uı:âtil'in şöyle dediği rivayet olunur: Müşrikler, Dâru'n-Nedve'de Peygamber (s.a.v)'e tuzak kurdular. Ebû Cehü'in teklifi üzerinde fikir bir­liğine varınca, onu öldürmek üzere komplo bazıriadılar. Ebû Cehil'in teklifi şuydu: Her kabileden bir adam gelip Hz. Peygamber (a.s.)'in öldürülmesine katılacak ve böylece kan davası gütme imkanı zayıflayacak. Bunun üzeri­ne, "Yoksa bir İşe kesin karar mı verdiler? Biz de kararlıyız" mealindeki âyetindi.[108]



Ayetlerin Tefsiri


65. Hristiyan gruplar İsa'nın durumu hakkında ihtiiafa düşüp çeşitli hizip ve fırkalara ayrıldılar. îbn Kesîr şöyle der: Hristiyanlar, İsa (a.s.) baklanda gruplara ayrıldılar. Bir kısmı, onun, Allah'ın kulu ve elçisi olduğunu itiraf eder. Gerçek olan da budur. Bir kısmı da, onun, Allah'ın oğlu olduğunu iddia eder. Başka bir kısım da onun, Allah olduğunu söyler. Allah, onların söylediklerinden yüce ve uzaktır.[109] O günün, kıyamet gününün elem verici azabından dolayı vay o zâlim kâfirlerin haline. [110]



66. O yalanlayıcı müşrikler, kıyametin ansızın gelivermesinden başka birşey beklemiyorlar. Onlar, kıyametin geleceğinden gafil ve dünya işleriyle meşgul oldukları halde kıyamet onlara gelecek. İşte o zaman, pişmanlığın fayda vermediği zaman, pişman olacaklar. Bundan sonra Yüce Allah kıyamet hallerini anlattı: [111]



67. Dost ve ahbaplar, kıyamet gününde birbirlerine düşman olacaklar. Ancak dostluk ve ahbaplığı Allah rızası için olanlar hariç. İbn Kesir şöyle der: Allah'tan başkası için olan her türlü dostluk ve arkadaşlık, o gün, düşmanlığa dönüşecek. Ancak, Allah için olan hâriç. Bu dostluk, o devam ettikçe devam edecektir.[112] İbn Abbâs da şöyle der: Kıyamet günü, bütün dostluklar düşmanlığa dönüşecek. Ancak takva sahiplerinin dostlukları kalplerini hoş etmek ve onları şereflendirmek için, düşmanlığa dönüşrneyecektir. [113]



68. Yüce Allah şöyle buyurur: Ey, Âlemlerin Rabbine gerçek kulluk eden mü'min kullarım! Bu zor günde sizin için bir korku yoktur. Dünyadan kaybettiklerinizden dolayı da üzülmeye­ceksiniz. Sonra Yüce Allah, takva sahiplerinin kimler olduğunu şöyle açık­ladı: [114]



69. Onlar, Kur'an'a inanan, Allah'ın hüküm ve emrine teslim olup, itaat için boyun eğenlerdir. [115]



70. Onlara denilir ki: Siz ve mü'min kanlarınız cennete girin. Orada size nimetler verilecek ve öyle sevinecek­siniz ki, sevincinizin eseri yüzlerinizde görülecektir. [116]



71. İçinde yemek bulunan altın kaplar ve içinde şarap dolu olan altın kadehlerle, cennet ehline servis yapılır. Tef-sirciler şöyle der: Cennet ehlinin, içinde yemek yedikleri kapların ve şarap içtikleri kadehlerin hepsi altın ve gümüştendir. Nitekim Yüce Allah, meâlen şöyle buyurmuştur: "Yanlarında gümüş kaplar ve billur kadehlerle onlara servis yapılır"[117] Hadiste şöyle buyrulmuştur: "İpek ve canfes elbise­ler giymeyin. Altın ve gümüş kaplardan içmeyin ve böyle kaplardan ye­meyin. Çünkü bunlar, dünyada onların, âhirette ise sizindir."[118] Cennette, canların istediği her çeşit lezzetli ve iştah çekici şeyler vardır. Ayrıca orada bakmaktan gözlerin sevineceği çeşitli güzel manzaralar ve güzel görüntüler vardır. Siz o cennette daimî kalacak, oradan asla çıkarıİmayacaksnız. Ebussuûd şöyle der: Bu, nimetin ikmal edilmesi ve sevincin tamamlanmasıdır. Çünkü geçici olan her nimet, yok olma korkusunu gerektirir.[119]... Yüce Allah, cenneti ve onun sevinç yeri olduğunu belirttikten sonra, içindeki nimetleri anlattı. Önce yiyilecek şeyleri, sonra içilecek şeyleri anlattı. Bu tafsilattan sonra, "Orada canların istediği ve gözlerin hoşlandığı herşey vardır" sözüyle genel bir açıklama yaptı. Daha sonra, Naîm cennetinde ebedî kalınacağını bildirerek nimetin tamamlanacağını belirtti. Bu ifâde, nimet türlerini tahsis etmektedir. Çün­kü nimetler, ya canların istediği ya da gözlerin hoşuna giden şeylerdir.[120]



72. Bıı yüce nitelikleri taşıyan o cen­net dünyada yapıp sunduğunuz iyi amellerinizden dolayı size verilmiştir. İbn Kesîr şöyle der: İyi amelleriniz, Allah'ın rahmetinin sizi kuşatmasına vesile oldu. Çünkü hiç kimse, kendi ameliyle cennete giremez. Fakat Allah'ın rahmeti ve lütfuyla girer. Farklı dereceler, ancak sâlih amellere göre elde edilir.[121] Hadiste şöyle buyrulmuştur: "Herkesin cennette bir ma­kamı, cehennemde de bir makamı vardır. Kâfir, mü'minin cehennemdeki makamına; mü'min de kâfirin cennetteki makamına vâris olur. İşte Yüce Allah'ın, "Yaptıklarınıza karşılık size miras verilen cennet budur" mealin­deki âyeti bunu ifade eder...[122]



73. Cennette, yiyecek ve içecekten başka, size her türlü meyvelerden de bolca verilecektir. O meyvelerden, zevk ve lezzet almak için yiyeceksiniz. Tefsirciler şöyle der: Cennet ehli, bir kısım meyveyi yer. Diğerleri dâima ağaç üzerinde kalır. Bir an olsun meyvesiz kalmış bir ağaç görülmez. Ağaçlar dâima meyvelerle süslüdür. Çünkü yeni­len her meyvenin yerine, bir başkası getirilir. Hadiste şöyle buyrulmuştur: Bir kimse cennet meyvelerinden herhangi birini kopardığında, onun yerine, onun gibi iki tane biter.[123] Yüce Allah, bahtiyarların durumunu anlattıktan sonra, ardından suçlu bedbahtların durumunu anlattı: [124]



74. Suç işlemeye iyice dalan kâfirler, ce­hennemde şiddetli azap içinde ebedî olarak kalacaklardır. Sâvî şöyle der: Burada mücrimlerden yani suçlulardan maksat kâfirlerdir. Çünkü burada onlar, mü'minlere kaşılık anlatıldılar.[125]



75. Azap onlardan bir an olsun hafifletilmez. Onlar o azap içersinde, her türlü iyilikten ümit keserler. [126]



76. Onları cezalandırmakla, biz zulmet­miş olmadık. Fakat onlar kendilerini ebedî azaba atarak, zâlimler oldular.[127]



77. Kâfirler, cehennemin bekçisi Mâlik'e, şöyle diyerek seslenirler: Allah bizi öldürsün de, şu azaptan kurtulalım. İbn Kesîr şöyle der: Ruhlarımızı alsın da bizi içinde bulunduğumuz sıkıntıdan kurtarsın. îbn Abbâs şöyle der: '"Mâlik onlara bin sene sonra cevap vere­cek"[128] ve: "Siz bu azapta ebedî kalacaksınız. Ne ölmek sure­tiyle, ne de başka bir şekilde, sizin için bundan kurtuluş yoktur" diyecektir. [129]



78. Bu, kınama ve azarlama hi­tabıdır. Yani, ey kâfirler! Şüphesiz size, apaçık hakkı getirdik. Fakat o, hevâ ve hevesinize, şehevî arzularınıza aykırı olduğu için Allah'ın dininden hoşlanmamakta ve ondan tiksinmektesiniz. Fahreddin Râzî şöyle der: Bu, Önce anlatılanların sebebi mahiyetindedir. Maksat, onların Hz. Muhammed (a.s.) ve Kur'an'dan nefret ettiklerini ve hak dini kabulden şiddetle kaçın­dıklarını ifade etmektir.[130]



79. Bu söz. Kurevş kâfirleri hakkındadır. Yani, yoksa o müşrikler, Muhammed (a.s,)'e sağlam bir tuzak mı kurdular? Şüp­hesiz biz de, ona yardım etme, koruma ve düşmanlarını helak ve yok etme hususunda işimizi sağlam tutanlarız" Mukâül şöyle der; Bu âyet, müşrikle­rin, Dâru'n-Nedve'de Peygamber(s.a.v)'e tuzak kurmayı planlamaları hak­kında inmiştir.[131]



80. Yoksa o müşrikler, Bizim, kendi ken­dilerine söylenmelerini veya fısıldama yoluyla aralarında yaptıkları ko­nuşmaları işitmediğimizi mi sanıyorlar? îbn Cüzeyy şöyle der: Sır, insanın ken­disine veya başkasına gizlice anlattığı şeydir. Necvâ ise, aralarında ko­nuştukları şeydir.[132] Hayır öyle değil, Biz onların sırlarını da, açıkça konuşmalarını da işitiriz. Ayrıca koruyucu meleklerimiz de onların yaptıklarım yazarlar. Rivayete göre bu âyet, Ahnes b. Şureyk ile el-Esved b Abdi Yeğûs hakkında inmiştir. Bu ikisi bir araya geldiklerinde Ahnes: Allah bi­zim gizli konuştukları mı zi işitir mi? Ne dersin? diye sormuş, Öbürü; Aramızda gizlice konuştuklarımızı işitir ama sessizce konuştuklarımızı işitemez, demişti.[133]



81. Ey Peygamber! O müşriklere de ki: Faraza Allah'ın çocuğu olsaydı, ben mutlaka o çocuğa ilk ibadet eden olurdum. Fakat Yüce Allah eşi ve çocuğu olmaktan uzaktır. Kurtubi şöyle der: Bu, münazara ettiğin kimseye söylediğin şu söze benzer: "Senin söyle­diğin delille sabit olsa, ona ilk inanan ben olurdum". Bu, olayın vukuram son derece uzak görmek ve bunu nazik bir şekilde ifade etmektir.[134] Taberî şöyle der: Bu, hitapta kibarlıktır. Beyzâvî de şöyle der: Bu sözden, Allah'ın çocuğu olmasının ve peygamberin (s.a.v,) ona ibadet etmesinin doğruluğu anlaşılmaz. Aksine bundan maksat, her ikisinin de olmadığını en vurgulu bir şekilde ifade etmektir. Peygamber (s.a.v)'in, Allah'ın çocuğu olduğu id­diasını reddetmesi, inat ve şüpheden dolayı değildir. Bilakis, Öyle bir şey olsaydı, onu itirafa insanların en lâyığının, Peygamber (s.a.v.) olduğunu a-çıklamakür. Çünkü Peygamber (a.s.), Allah'ı ve ona layık olan ile olmayanı en iyi bilendir.[135]



82. Göklerin ve yerin Rabbi, büyük Arş'm sahibi Yüce Allah, kâfirlerin ona nisbet ettikleri çocuk edin­me sıfatından uzaktır. [136]



83. Mekke kâfirlerini, cehaletleri ve sapıklıkları içinde bırak ta., boş şeylere dalsınlar ve dünyaları ile oynasmlar, Kendilerine va'dedilen o korkunç güne, yani kıyamet günü­ne kadar oyalansınlar. Ö zaman, halleri ve akıbetlerinin nasıl olacağını anlayacaklar. [137]



84. O Yüce Allah, gökte de ma'bûddur, yerde de. Çünkü, gökte ve yerde ibadete müstehak gerçek ilâh odur.[138] İbn şöyle der: O, yerdekilerin de göktekilerin de ilâhıdır. Her ikisinde bulunan­lar O'na ibadet eder. Hepsi O'na boyun eğer ve önünde eğilirler.[139] O, yai'attıklannı yönetiminde hikmet sahibi ve onların yararına olan şeyleri bilendir. Bu, Allah'ın birliğine delil mahiyetindedir. [140]



85. Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunan insan, cin ve melekler gibi mahlûkâtm sahibi olan Allah yüce ve uludur. O, yaratıcı ve herşeyin sahibidir. Hiçbir engel ve karşı koy­ma olmaksızın kâinatta tanmıf yetkisine sahiptir. Kıyametin kopma zamanına ail bilgi sadece O'nun katmdadır. Hesap için mahlûkâtm dönüşü de, başkasına değil, yalnız O'na olacaktır. O, her­kese amelinin karşılığını verecektir. [141]



86. Allah'tan başka taptıklarından hiçbiri, Allah katında herhangi birine şefaat etme yetkisine sahip değildir. Çünkü o izin vermeden şefaat etme yoktur. Ancak hakka şahitlik eden ve ona bilerek ve basiretle iman eden hâriç. Onun, Allah ka­tında şefaati fayda verir. Onlar şefaatin, ancak Allah'ın izniyle olacağını bilirler. Tefsirciler şöyle der: "Hakka şahitlik edenler"den mak­sat, İsa, Üzeyr ve meleklerdir (aleyhimu's-selâm) Çünkü onlar, hakka ve Allah'ın birliğine şahitlik ederler. Her ne kadar, Allah'tan başka onlara da ibadet edilmişse de, onların şefaati mü'minlere fayda verir. [142]



87. Ey Peygamber! Mekke kâfirlerine, ken­dilerini kimin yaratıp vücûda getirdiğini sorsan, elbette, "Bizi Allah ya­rattı" derler. Onlar, Allah'ın yaratıcı olduğunu itiraf eder, sonra da O'ndan başka hiç bir şey yapamayanlara taparlar, Nasıl Allah'a ibadeti bırakıp putlara ibadete dönüyorlar?! Onlar son derece cehalet, beyinsizlik ve akılsızlık içersindedirler. [143]



88. Allah, Muhammed (a.s.)'in, Rabbine şikayet ederken söylediği şu sözünü de bilir: Ey Rabbim! Bunlar inatçı ve zorba bir kavimdir. Ne peygamberliğime, ne de Kur'an'a inanıyorlar. Katâ-de şöyle der: Bu, peygamberinizin, kavmini Rabbine şikayet ederken söyle­diği sözdür.[144]



89. Ey Peygamber! Onlardan yüzçevir, onlara karşı hoş görlü ol. Onlara, sana yaptıklarıyla karşılık verme. Sâvî şöyle der: Bu onlardan uzaklaşmadır. Yoksa, âyet, kafirlere selâm vermenin meşru, oldu­ğunu göstermez.[145] Katâde de şöyle der: Rasulullah'a Önce onları affetmesi emredildi. Daha sonra onlarla savaşması emredildi. Böylece "af" emri, "sa­vaş" emriyle kaldırılmış oldu.[146] Suç işlemelerinin ve yalanla­malarının âkibetini göreceklerdir. Bu, müşrikleri tehdit, Peygamber (s.a.v.)' i teselli etmektedir.[147]



Edebî Sanatlar


Bu mübarek sûre birçok edebî sanatı kapsamaktadır. Bunları aşağıda özetliyoruz.

1. "Allah, yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı" âyetinde teşbîh-i belîğ vardır, "beşik ve yatak gibi kıldı" demektir. Burada benzetme edatı ile benzetme yönü (vech-i-şebeh) zikredilmemiş, böylece teşbîh-i belîğ olmuştur.

2. "Ölü bir beldeyi onunla dirilttik" cümlesinde istiâ-re-i tebeiyye vardır. Allah, yağmur yağmadan önceki yeryüzünü ölü insana benzetti, sonra yağmurla ona hayat verdi. Bunda istiâre-i tebeiyye vardır.

3. "Şüphesiz insan, apaçık bir nankördür" cümlesi; "inne", "lâm" ve "mübalağa kalıbı" ile tekit edilmiştir. Çünkü ka­lıpları, mübalağa kalıplarındandır.

4. "Yoksa, yarattıklarından kendisi için kızlar edindi de oğullan size mi verdi?" âyetinde, kınama ve azarlama ifade etmesi için alay üslubu kullanılmıştır. Ayrıca kızlar ile oğullar kelimeleri arasında tibâk vardır.

5. "O sözü, ardından geleceklere devamlı kala­cak bir miras bıraktı" sözünde mecâz-ı mürsel vardır. Kelime'den maksat, Ben, sizin taptıklarınızdan uzağım" şeklinde söylediği cümledir. Bu kelimede mecaz vardır.

6. "Sen mi sağırlara işittireceksin? Yahut körleri doğru yola sen mi ileteceksin?" âyetinde istiare vardır. Burada, isti­âre-i temsîliyye yoluyla, kâfirler sağır ve körlere benzetilmiştir.

7. "Gönderdik" ile " elçilerimiz" arasında cinâs-ı iştikak var­dır. Zira, bu ikisi arasında şekil ve bazı harfler değişiktir.

8. "Altın tepsiler ve kadehlerle.." terkibinde îcâz yoluyla hazif vardır. "Altın tepsiler ve altın kadehlerle.." demektir. Kelâ­mın akışı bunu gösterdiği için hazfedilmiştir.

9. "Onlara tepsilerle servis yapılır" sözünden sonra, " Orada canlann istediği şeyler vardır" denilmesi, husû­sîden sonra umûmînin zikredilmesi kabîlindendir.

10. "Onların sırrı" ile " onların fısıldamaları" arasında tibâk vardır. Çünkü maksat, onların sırları ve açıkça konuşmalarıdır.

11. Ve benzeri âyet sonlarında, akıcı sağlam bir seci' vardır. Bu, güzelleştirici edebî sanatlardandır.

Yüce Allah'ın yardımıyle Zuhruf Sûresi'nin tefsiri bitti. [148]





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/473-474.

[2] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/474.

[3] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/478.

[4] Konu hakkında geniş bilgi için, Bakara sûresinin baş tarafına bakınız.

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/478.

[5] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/478.

[6] Beyzavi Hâsivesi, 3/288

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/478.

[7] Muhtasar-ı İbn Kesîr, 3/284

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/479.

[8] Tefsîr-i kebîr, 7/195

[9] Muhtasar-ı İbn Kesîr, 3/285

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/479.

[10] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/479.

[11] Sâvî Haşiyesi, 4/44

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/479.

[12] Tefsîr-i kebîr, 27/195

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/479.

[13] Kurtubî, 16/64

[14] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/480.

[15] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/480.

[16] Beyzâvî, 2/177

[17] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/480.

[18] Cemel Haşiyesi, 4/77

[19] Muhtasar-ı İbn Kesîr, 3/285

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/480.

[20] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/480.

[21] Beyzâvî Haşiyesi, 3/291

[22] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/480-481.

[23] Beyzâvî, 2/177

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/481.

[24] Muhtasar-ı tbn Kesîr, 3/286

[25] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/481.

[26] Tefsır-i kebîr, 27/201

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/481.

[27] Teshil, 4/26

[28] Muhtasar-ı İbn Kesîr, 3/287

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/482.

[29] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/482.

[30] Kurtubî, 16/73

[31] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/483.

[32] Tefsir-i Kebir, 27/206

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/483.

[33] Ebussuûd, 5/42

[34] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/483.

[35] Beyzavî, 2/178

[36] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/483.

[37] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/484.

[38] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/484.

[39] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/487.

[40] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/487-488.

[41] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/488.

[42] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/488.

[43] Muhtasar-ı Tbn Kcsîr, 3/288

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/488.

[44] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/488.

[45] Ebussuûd, 5/43

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/488-489.

[46] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/489.

[47] Sâvi Haşiyesi, 4/48

[48] Bahr,8/13

[49] Bahr, 8/13

[50] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/489-490.

[51] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/490.

[52] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/490.

[53] Kurtubî, 16/87

[54] TirmizL Zühd,13 (az farklı). Tirmizî, "Bu, hasen ve sahîh hadistir" der.

[55] Keşşaf, 4/197

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/490-491.

[56] Meryem sûresi, 19/83

[57] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/491.

[58] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/491.

[59] Taberî, 25/44

[60] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/491.

[61] Teshîl, 4/29

[62] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/491-492.

[63] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/492.

[64] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/492.

[65] Muhtasar-ı İbn Kesîr, 3/290

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/492.

[66] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/492.

[67] Teshîl, 4/29

[68] Enbiyâ sûresi, 21/10

[69] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/492.

[70] Yûnus sûresi, 10/94

[71] Ebussuûd, 5/45

[72] Bahr, 8/19

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/493.

[73] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/496.

[74] Bkz. Cevheri, es-Sihâh; İbn Manzûr, Lisânu'1-Arab;

[75] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/496-497.

[76] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/497.

[77] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/497.

[78] Kurtubî, 16/97

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/497.

[79] Sâvî Haşiyesi, 4/51

[80] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/497.

[81] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/497-498.

[82] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/498.

[83] Kurtubî, 16/98

[84] Bahr, 8/22

[85] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/498.

[86] Tâhâ sûresi, 20/27-28. Ebussuûd, 5/46

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/498.

[87] Kurtubî, 16/100

[88] Bahr 8/22

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/498-499.

[89] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/499.

[90] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/499.

[91] Kurtubî, 16/102

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/499.

[92] Enbiyâ sûresi, 21/98

[93] Sâvî Haşiyesi, 4/52; Ebussuûd, 5/47

[94] Enbiyâ sûresi, 21/101

[95] Kurtubî, 16/103

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/499-500.

[96] Teshil, 4/32

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/500.

[97] Tefsîr-i kebîr, 27/222

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/500.

[98] Kurtubî, 16/105

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/500.

[99] Buharî, Buyu, 102; Mezâlim, 31 (değişik lafızlarla)

[100] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/500.

[101] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/501.

[102] Teshil, 4/32

[103] Muhtasar-ı İbn Kesir, 3/295. İbn Kesir der ki: Taberfm

[104] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/501.

[105] Muhtasar-ı İbn Kesir, 3/295

[106] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/501.

[107] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/504-505.

[108] Muhtasar-ı İbn Kesîr, 3^95

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/505.

[109] Muhtasar-ı İbn Kesîr, 3/295

[110] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/505.

[111] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/505-506.

[112] Muhtasar-ı İbn Kesîr, 3/295

[113] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/506.

[114] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/506.

[115] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/506.

[116] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/506.

[117] İnsan sûresi, 76/15

[118] Buhârî, Et'ime, 29; Müslim, Libâs, 4,5.

[119] Ebussuûd, 5/49

[120] Beyzâvî Haşiyesi, 3/304

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/506-507.

[121] Muhtasar-ı İbn Kesîr, 3/296

[122] Hadisi, İbn Ebî Hatim tahrî etmiştir.

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/507.

[123] Ebussuûd, 5/49

[124] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/507.

[125] Sâvî Haşiyesi, 4/54

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/507.

[126] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/507.

[127] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/507.

[128] Muhtasar-ı îbn Kesîr, 3/296

[129] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/507-508.

[130] Tefsîr-i Kebîr, 27/227

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/508.

[131] Kurtubî, 16/118

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/508.

[132] Teshil, 4/33

[133] Teshil, 4/33

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/508.

[134] Kurtubî, 16/119

[135] Bu iyi bir görüştür. Âyetin manasına uygun olan da budur. Bir görüşe göre de buradaki. manasınadır. Buna göre mana şöyle olur: "Allah'ın herhangi bir çocuğu yoktur". Söz, bura­da tamamlanmıştır. Sonra yeniden söze başlanarak şöyle denilmiştir: İbadet eden­lerin ilki benim". Bu, zayıf bir görüştür.

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/508-509.

[136] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/509.

[137] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/509.

[138] Teshîl, 4/33

[139] Muhtasar-ı İbn Kesîr, 3/298

[140] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/509.

[141] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/509.

[142] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/509-510.

[143] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/510.

[144] Muhtasar-ı İbn Kesir, 3/298

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/510.

[145] Sâvî Haşiyesi, 4/56

[146] Kurtubî, 16/124

[147] Ebussuûd, 5/51

Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/510.

[148] Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 5/510-511.
Forum Son Konular Yazan Mesaj Son Yazan Son Tarih
HERGÜNE BİR DUA resule hasret 25 atakan54 22.02.2013 10:00:07
CUMA NAMAZI. edep ya hu 2 tevhit06 21.02.2012 15:16:31
KİM MEZARDA BİR GECE GEÇİRMEK İSTER zeynep_15 17 mavera27 02.01.2012 14:56:02
Onay Yöntemi Zafer 14 atakan54 22.11.2011 01:35:44
Fikirleriniz... Zafer 30 M.IRMAK 05.06.2011 23:01:42
ANNEM EMİN 7 M.IRMAK 01.06.2011 15:22:50
Dil Vardır.....! siyahzambak 4 dogan002 05.01.2011 11:06:17
BU GECENİN HÜRMETİNE ..! OMER71 10 ahmet01 06.04.2010 17:06:55
sen ve son... mihrim 2 siper2004 25.12.2009 23:54:35
20 saniyede şeytan oyunu edep-haya 23 zehraesma 29.09.2009 19:39:10
HADİS'İ ŞERİF resule hasret 4 zehraesma 29.09.2009 19:27:02
İŞTE BİZİDE GÖREN ALLAH VAR !!! efsane yıllar 5 alacali25 07.06.2009 16:57:55
BU SAYFAYI HADİSLERLE DOLDURALIM kaşif 46 burhanefe71 11.05.2009 20:30:36
ALLAH'A TANRI DENİR Mİ? Ve YARATMAK KELİMESİ mavera02 13 efna 11.05.2009 14:48:54
Bir Kalpte İki Yar Olmaz ahmet21 9 zaza ayaz 12.02.2009 13:21:50
Ziyaretçi:  Sitede şu anda 0 üye ve 63 misafir olmak üzere toplam 63 kişi bulunuyor.

İstatistikler:  Bugün Tekil:13773  Çoğul:15047  Toplam:91580518  Bugün Üye:0  Dün:0  Toplam:32254  Dün Tekil:24815  Çoğul:28620

Kim Nerede:  Misafir1, Misafir2, Misafir3, Misafir4, Misafir5, Misafir6, Misafir7, Misafir8, Misafir9, Misafir10, Misafir11, Misafir12, Misafir13, Misafir14, Misafir15, Misafir16, Misafir17, Misafir18, Misafir19, Misafir20, Misafir21, Misafir22, Misafir23, Misafir24, Misafir25, Misafir26, Misafir27, Misafir28, Misafir29, Misafir30, Misafir31, Misafir32, Misafir33, Misafir34, Misafir35, Misafir36, Misafir37, Misafir38, Misafir39, Misafir40, Misafir41, Misafir42, Misafir43, Misafir44, Misafir45, Misafir46, Misafir47, Misafir48, Misafir49, Misafir50, Misafir51, Misafir52, Misafir53, Misafir54, Misafir55, Misafir56, Misafir57, Misafir58, Misafir59, Misafir60, Misafir61, Misafir62, Misafir63,
Reklamlar:

Faruki.net