Üye Adı:    Şifre:  (Hatırla)      Üye Ol              Giriş Sayfası Yap / Sık Kullanılanlara. Ekle

Saffetü't Tefasir

ÂLİ İMRÂN SÛRESİ


Medine'de inmiştir. 200 âyettir.



Sûreyi Takdim


Âl-i İmrân sûresi Medine'de inen uzun sûrelerdendir. Bu mübarek sûre, iki Önemli dinî esası ihtiva etmektedir. Bunlardan birincisi, inanç ve bununla ilgili olarak Allah'ın birliğine dair getirilen deliller. İkincisi, dinî, hukukî hükümler, özellikle gaza ve Allah yolunda cihadla ilgili hükümler:

1. Âyet-i kerimeler, Allah'ın birliğini, peygamberliği ve Kur'an'ın doğruluğunun isbat, Ehl-i kitab'm İslam, Kur'an ve Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) ile ilgili konuların etrafında meydana getirdikleri şüpheleri red et­mek için gelmiştir. Bakara sûresi, Ehl-i kitab'm birincisi olan Yahudiler zümresinden söz etmektedir. Onların hakikatini ortaya çıkarmakta ve ni­yetlerini art düşüncelerini ve fıtratlarında olan adîlik ve hilekârlıkları açıklar. Âl-i İmrân sûresi ise Ehl-i kitab'm ikinci zümresi olan Hıristiyan-lardan söz eder. Bunlar Hz. İsa (a.s.)nın durumu hakkında Rasulullah (s.a.v.) ile cedelleşmişler, onun ilâhlığını iddia etmişler, Hz. Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliğim yalanlamış ve Kur'an'ı inkâr etmişlerdir. Bu mübarek sûre­nin yaklaşık olarak yarısı onlardan bahseder. Bu âyetlerde, Hıristiyanların ortaya attıkları şüpheler sağlam ve kesin delillerle reddedilmiştir. Özellik­le Hz. Meryem ve Hz. İsa (s.a.) ile ilgili konularda, Hıristiyanların sapık iddialarını reddetmiş ve konuya açıklık getirmiştir. Bu tavizsiz red çerçe­vesinde Yahudilerin tutumları ile ilgili bazı işaretler, onları kınamalar ve Ehl-i kitab'ın hile ve desiselerinden müslümanları sakmdırmalar da yer al­maktadır.

2. Hacc farizası, cihad, faizli muamele ve zekatı vermeyenlerle ilgili bazı dinî, hukukî hükümlerden bahs edilmiştir. Bu âyetlerde Bedir ve Uhud gazaları ve bu gazalardan Müslümanların alacağı dersler geniş bir şekilde anlatılır: Müslümanlar Bedir savaşında zafer kazandı, Uhud'da ise Peygam­ber (s.a.v.)]in emrini yerine getirmedikleri için yenildiler. Bu yenilgiden sonra kâfir ve münafıklardan birçok moral bozucu ve onur kırıcı laflar işittiler. Bunun üzerine Yüce Allah bu dersteki hikmeti onlara açıkladı. Bu hikmet şudur: Yüce Allah mü'mini kâfirden ayırmak için, mü'minlerin saf­larını münafıklardan temizlemek istedi. Bu mübarek âyetler, aynı zaman­da, nifaktan, münafıklardan ve onların, mü'minlerin azimlerini kırma gay­retlerinden bahseder. Bu âyetler gökleri, yerleri ve bunlarda bulunan sağ­lam ve eşsiz sanatları, hikmet sahibi yaratıcının varlığını gösteren hariku­lade şeyleri ve sırları tefekkür etme ve düşünmeyi anlatarak sona erer. Bu âyetler cihadı ve aşağıdaki kısa ve şümullü emirleri gerçekleştirmek uğrunda cihad edenleri zikrederek son bulur. Zira hayır bu emirlerle gerçek­leşir, büyük zaferler bunlarla elde edilir, kurtuluş ve başarı bunlarla tamam­lanır. Bu emirleri ihtiva eden son âyet şudur "Ey iman edenler! Sabredin; sebat gösterin; ha­zırlıklı ve uyanık bulunun, Allah'tan korkun ki, başarıya ulaşabiîesiniz.[1]



Sûrenin Fazileti


Nuvas b. Sem'ân der ki: Rasullullah (s.a.v.)'m şöyle dediğini işittim: "Kıyamet gününde Kur'an ve onunla amel eden kimseler getirilirken Baka­ra ve Âl-i imrân sûreleri onların önünde gelir.[2]



İsimlendirilmesi


Bu sûrede faziletli bir aile olan İmrân ailesinin kıssası anlatıldığı için sûreye Âl-i İmrân ismi verilmiştir. İmrân, Hz. İsa (a.s.)'nm annesi olan Meryem'in babasıdır. Bu kıssada Hz. Meryem el-Betül'ün ve oğlu İsa (a.s.)'-nıh doğumu gibi ilâhi kudrete delalet eden mevzular zikredilmiştir. [3]



Rahman ve Rahîm Olan Allah'ın Adıyla



1. Elif, Lâm, Mîm.

2. Hayy ve Kayyûm olan Allah'tan başka ilâh yok­tur.

3,4. (Rasulüm!) O, sana Kitab'ı hak ve önceki ki­tapları tasdik edici olarak tedricen indirmiş; daha önce de, insanlara doğru yolu göstermek üzere Tevrat ile İn­cil'i ve Furkan'ı indirmiştir. Bilinmeli ki, Allah'ın â-yetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Al­lah, suçlunun hakkından gelen mutlak kudret sahibi­dir.

5. Şüphesiz ki ne yerde, ne de gökte hiçbir şey Al­lah'a gizli kalmaz.

6. Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren Odur. O'ndan başka ilâh yoktur. O mutlak izzet ve hik­met sahibidir.

7. Sana Kitab'ı indiren O'dur. O'nun bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab'ın esasıdır. Diğerleri de müteşâbihtir. İşte kalplerinde eğirilik olanlar, fitne çıkarmak ve te'vil etmek için müteşâbih âyetlere uyar­lar. Halbuki O'nun te'vilini ancak Allah bilir, tlimde yüksek payeye erişenler ise: "O'na inandık. Hepsi Rab-bimiz tarafından dır." derler. Bunu ancak akl-ı selim sahipleri düşünüp anlar.

8. (Onlar şöyle yakarırlar:) "Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalblerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Eminiz ki, lütfü en bol olan sensin.

9. Rabbimiz! Gelmesinde şüphe edilmeyen bir günde, insanları mutlaka toplayacak olan sensin." Allah asla sözünden dönmez.



Kelimelerin İzahı


Hayy, daima var olan, yok olmayan ve ölmeyen demektir.

Kayyûm, kullarının işlerini yürüten.

Tasvir, bir şeye^ muayyen bir şekil vermektir. O sizi yaratır demektir.

Erhâm, rahim kelimesinin çoğuludur. Rahim ise, ceninin ya­ratıldığı yer demektir.

Muhkem, mânâsı açık olan şeydir. Kurtubî şöyle der: Muh­kem, tevili bilinen, mânâsı ve tefsiri anlaşılan âyettir. Müteşâbih, mânâsı­nı hiç kimsenin bilemiyeceği âyet demektir. Allah bunlarla ilgili ilmi ken­disine has kılmış, kimseye vermemiştir. Sûre başlarında bulunan hurûf-ı mukattaa bu kabildendir. Muhkem ve müteşâbih hakkında belirtilen en güzel görüş budur.[4]

Ümmü'l-kitab, Kitabın aslı, esası ve anası demektir: Zeyğ, haktan sapmaktır. Bir kimse doğru yoldan saptığında « denilir.

Te'vil, tefsir demektir. Aslı, dönmek ve varılacak yere varmak mânâsına gelen Jji kelimesidir. Bir iş varılacak merhaleye geldiğinde denilir.

Rüsûh, bir şeyde sebat edip, yerleşmek demektir. Şâir şöyle der:

Leyla'nın sevgisi kalbime yerleşti. Zaman o sevgiyi değiştirmedi.[5]



Nuzûl Sebebi


Bu âyet-i kerimeler, Necran Hır i stiy anlarından bir heyet hakkında inmiştir. Heyet altmış kişi olup bunlardan ondört tanesi ileri gelenlerdendi. Bunların içinden üç tanesi de en büyükleri idi. Bunların birincisi, emirleri Abdülmesih, ikincisi müşirleri el-Eyhem, üçüncüsü de âlimleri yani pisko-. poslan Ebu Harise b. Alkame idi. Bu üç kişi Hz. Peygamber (s.a.v.)'e gele­rek O'nunla heyet adına konuştular. Bunlar bazan, İsa, Allah'ın kendisidir. Çünkü p ölüleri diriltiyordu; bazan "O, Allah'ın oğludur, çünkü babası yok­tur. Bazan da "O, üçün üçüncüsüdür. Çünkü Allah çoğul sıygasıyle, yaptık, söyledik" diyor. Eğer Allah tek olsaydı, yaptım, söyledim, derdi, dediler. Bundan sonra Rasulullah (s.a.v.) ile aralarında şu müzakere geçti. Rasulul-lah (s.a.v.) "Siz Rabbımizin diri olduğunu, Ölmeyeceğini, İsa'nın Öleceğim bilmiyor musunuz?" dedi. "Evet" dediler. Rasulullah (s.a.v.) "Her çocuğun mutlaka babasına benzeyeceğini bilmiyor musunuz?" diye sordu. "Evet, bi­liyoruz" dediler. Rasulullah (s.a.v.) "Rabbimizin herşeyi idare ettiğini, ko­ruduğunu, muhafaza ettiğini ve herşeye rızık verdiğini bilmiyor musunuz? İsa bunları yapabilir mi?" dedi. "Hayır" dediler. "Göklerde ve yerde hiçbir şeyin Allah'a gizli kalmadığını bilmiyor musunuz? İsâ, Allah'ın bildirdiğin­den başkasını bilir mi?" dedi. "Hayır" dediler. Rasulullah (s.a.v.) "Rabbi­miz yemez, içmez, kaza-i hacette bulunmaz, İsa ise yer, içer ve kaza-i ha­cette bulunurdu, bunu bilmiyor musunuz?" dedi. Onlar, "evet", dediler. Hz. Peygamber (a.s.) "Öyle ise, İsa sizin iddia ettiğiniz gibi nasıl olur?" dedi. Bunun karşısında sükût ettiler, inkâr etmekten başka bir yol bulamadılar. Bunun üzerine Yüce Allah, sûrenin ilk seksen küsur âyetini indirdi.[6]



Âyetlerin Tefsiri


1. Elif, lâm, mîm. Bu harfler Kur'an'm i'cazına ve onun, bu hecâ harflerinin benzerlerinden meydana geldiğine bir işarettir. Bakara sûresi'nin başında, bununla ilgili açıklama yapılmıştır. [7]



2.Ondan başka bir Rabb ve gerçek mabud yok­tur. O devamlı" var olup ölmeyen ve kullarının işlerini yürütendir.[8]



3. Ey Muhammed! O, sana Kur'an'ı kesin delillerle, ondan önce inip de ona uygun olan kitapları tasdik edici olarak indirdi. [9]



4. Kur'an'ı indirmeden Önce de, İsrâîloğullarını! Doğru yola iletmek için iki büyük kitabı, Tevrat ve İncil'i indirmişti. Furkan'ı indirdi. Furkan'dan maksat bütün semavî kitaplardır. Çünkü onlar hakkı bâtıldan, hidâyeti dalâletten ayırırlar. Bir görüşe göre, Furkan'­dan maksat Kur'an'dır. Şanını ta'zim için tekrar edilmiştir.[10] Allah'ın âyetlerini inkâr edip onları bâtıl şeylerle değiştirenler için âhirette elem verici, büyük bir azap vardır.ly.i Allah, işine hâkimdir, kimse ona galip gelemez. Kendisine isyan eden­lerden intikam alır. [11]



5. Şüphesiz ki yerde ve gökte hiç bir şey O'nun bilgisinden uzak ve O'na gizli kalamaz. O kâinattaki her şeyden haberdardır. Hiçbir şey O'na gizli değildir.. [12]



6. Annelerinizin rahminde size dile­diği şekli veren ve erkek, kadın, güzel, çirkin olarak dilediği gibi yaratan O'dur. O'ndan başka bir Rab yoktur. Birlik ve ilâhlıkta tektir. Mülkünde azîz, sanatında hikmet sahibidir Bu âyette, Hıristiyanla­rın iddiaları red edilmektedir. Çünkü onlar İsa (a.s.)'nın ilâhlığını iddia e-derler. Yüce Allah Hz. İsa'nın ana rahminde şekillendirilmiş olması ve gaybı bilmemesi sebebiyle, onun diğerleri gibi bir kul olduğuna dikkat çekti[13]



7. Ey Muhammedi Sana Kur'an-ı Kerim'i indi­ren O'dur. Kur'an'ın bazı âyetlerinin delâleti açıktır. Onlarda herhangi bir| kapalılık ve karışıklık yoktur. Helal ve haram âyetleri böyledir. Bu âyetler, Kitab'ın aslı ve esasıdır. Diğerleri de müteşâbihtir. İnsanların bir çoğu bunların ne mânâya geldiğini anlıyamazlar. Müteşâbih âyetleri, muhkem ve mânâsı açık olan âyetler yardımıyle anlamaya çalışan doğruyu bulur. Bunun aksini yapan sapıtır. Bu­nun içindir ki Yüce Allah şöyle buyurur: Kalplerinde hidâyeti bırakıp dalâlete düşme eğilimi bulunanlar müteşâ­bih âyetlere uyar ve onları kendi arzularına göre tefsir ederler. * Bunu yapanlar, insanları, dinleri hususunda fitneye düşürmek ve halka, sapık Hıristiyanların yaptığı gibi, Allah'ın kelamını tefsir etmeyi murat ettikleri intibaını vermek için yaparlar. Nitekim Hıristiyanlar Hz. İsa (a.s.) hakkında, O, Allah'ın Meryem'e ulaştırdığı kelimesi ve kendisin­den bir ruhtur,[14] mealindeki âyeti, Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu olduğu veya on­dan bir parça olduğu şeklinde yorumlamış ve bunu iddialarına delil getir­mişler; Hz, İsa (s.a.)'nın ulûhiyyetini iddia etmiş ve onun Allah'ın kullarından bir kul ve peygamberlerinden bir peygamber olduğuna delâlet eden "O, sadece kendisine nimet verdiğimiz bir kuldur[15] mealindeki muhkem âyeti terketmişlerdir. * Müteşâbih âyetlerin tefsirini ve ha­kikî mânâsını, tek olan Allah'tan başka hiç kimse bilmez İlimde derinleşmiş kimseler ise, müteşâbih âyetlere ve bunların Allah katından geldiğine inanırlar ve muhkem ve mü-teşâbihin hepsi hak ve gerçektir. Çünkü Allah kelamıdır, derler. Akl-ı selim sahibi ve münevver kimselerden başkası düşünüp öğüt almaz. [16]



8. Ey Rabbimiz! Bizi doğru dinine ve şeria­tına ulaştırdıktan sonra, kalplerimizi haktan saptırıp dalâlete düşürme, tü Fazl ve kereminle bize bir rahmet ihsan ederek onunla bizi hak din üzerinde sabit kıl. Sen bizim, fazlınla kullarına lütuf ve ihsanda bulunan Rabbimizsin. [17]



9. Ey Rabbimiz! O korkunç hesap gününde mahlukatı bir araya getirecek sensin. O günün geleceğinde şüphe yoktur. Nitekim şöyle buyuruyorsun: "Kendisinden başka hiçbir ilâh bulun­mayan Allah elbette sizi kıyamet günü toplayacaktır. Bunda asla şüphe yoktur. Kim, Allah'tan daha doğru söz söyler[18] Ya Rabbi! Senin va'din haktır. Sen va'dinden dönmezsin. [19]



Edebi Sanatlar


1. Yüce Allah, Kur'an'ın diğer semavî kitaplara üstünlüğünün kemalini göstermek için, Kur'an yerine cins isim olan el-Kitab tabirini kullanmıştır. Sanki, kitap ismini almaya layık olan sadece odur, ve gerçekte öyledir.

2. Bu ifade, Kur'an-ı Kerim'den önce gelen semavî kitaplar­dan kinayedir. Önce gelen kitaplar çok açık ve meşhur oldukları için, bun­lar, Kur'an'ın önünde mânâsına gelen sözüyle ifade edilmişlerdir.

3. Yani, hakkı bâtıldan ayıran diğer kitapları da indirdi. Bu bölüm umumî olanı hususî olana atıf kabilindendir. Çünkü önce hususî olarak üç kitap zikredildi. Sonra bunlara itina ile birlikte bütün kitapları ifâde eden el-Furkan ismi kullanıldı,

4. Şerif Râdî şöyle der: Bu bir istiaredir. Bundan maksat, bu âyetlerin, kitabın aslı olduğunu ve ondaki bütün özetlerin mânâsını cem etmiş bulunduğunu bildirmektir. Bu âyetler, kitabın anası durumundadır, Sanki Kur'an'ın diğer âyetleri bunlara tabi veya bunlarla alakalıdır. Bu du­rum, çocuğun annesi ile olan ilgisine ve önemli işlerinde ona sığınmasına benzer.[20]

5. Bu da bir 'istiaredir. Bundan maksat, ilimde derin­leşmiş kimselerdir. Böyle kimseler, ağır bir şeyin çukur bir yere yerleş -nıesine teşbih edilmiştir. Bu ifadesinden daha beliğdir.[21]



Faydalı Bilgiler


1. Müslim'in Hz. Aişe (r.a).'dan rivayetine göre Rasulullah (s.a.v.) ... âyetini oku­du sonra şöyle buyurdu: Kur'an'm mütesâbih âyetlerine uyanları görürseniz, bilin ki, Allah'ın bu âyette anlattıkları o kimselerdir. Onlardan sakınınız.[22]

2. Kurtubî şöyle der: Muhkem ve mütesâbih hakkında söylenenlerin en güzeli şudur: Muhkem, tevili bilinen, mânâsı ve tefsiri anlaşılan âyettir. Mütesâbih ise mânâsını hiç kimsenin bilemiyeceği âyet demektir. Allah, bunlarla ilgili bilgiyi kendisine has kılmış, kimseye vermemiştir. Hiçkimse onları bilmeye yol bulamaz. Bazıları şöyle demiştir: mütesâbih âyetler; kıyametin kopma zamanı, Ye'cüc Me'cüc'ün çıkışı, Deccal'ın zu­huru ve İsa (a.s.) ile ilgili bazı âyetlerle, sûre başlarındaki huruf-u mukattaâdır.[23]

3. Kur'an'm âyetleri, muhkemler ve müteşâbihler olmak üzere iki kısımdır. Nitekim âyet-i kerime bunu göstermektedir. Eğer: Bu âyetle, Hud süresindeki, Kur'an'ın tümünün muhkem olduğunu bildirenajU âyetleri muhkem kılınmış bir kitap[24] ve Zümer süresindeki, Kur'an'm tümünün mütesâbih olduğunu bildiren, "Allah, âyetleri mütesâbih kitabı, sözlerin en güzeli olarak indirmiştir[25] âyetlerini bağdaştırmak nasıl mümkün olur? denirse, şöyle cevap verilir: Bu âyetlerin arasında bir çelişki yoktur. Çünkü her âyetin, konumuzun dışında kendine mahsus bir mânâsı vardır.. nun mânâsı: Onda herhangi bir ayıp, kusur yoktur. O, hak sözdür, lafızları açık, mânâları sahihtir, nin mânâsı ise, onun âyetleri güzellik bakımından birbirine benzer, birbirini tasdik eder, şeklindedir. Buna göre, âyetler arasında bir çelişki ve çatışma yoktur.

4. Buharî'nin Said b. Cübeyr'den rivayet ettiğine göre, bir adam İbn (r.a.)'a şöyle der;

bana birbirleriyle çelişkili gelen bazı şeyler buluyorum. İbn Abbas Qnlar nedir?" diye sorunca adam şöyle sıralar:

"Sura üflendiği zaman, artık ne aralarında soy sop vardır, ne de birbir­lerini soruşturacaklardır[26] âyeti ile onlardan bir kısmı diğerlerine yönele­rek birbirlerini sorumlu tutmaya çalışırlar[27] âyeti; "Allah'tan hiç bir ha­beri gizleyemezler[28] âyeti ile "Rabbimiz! Vallahi biz müşriklerden değil­dik[29] âyeti arasında çelişki vardır. İşte bu âyette, müşrik oldukları haberini gizlemişlerdir. Allah, Nâziât sûresinde gökleri yerden önce, Fussilet sûre­sinde ise yeri göklerden önce yarattığını zikretmiştir. Bir çok yerde ise "Allah gafur ve rahimdi" "Allah azîz ve hakimdi" ve.«... "Allah işitici ve görücü idi" buyrulmuştu. Sanki daha Önce böyle imiş de, şimdi böyle değil mânâsı anlaşılmaktadır.

İbn Abbas (r.a) şöyle cevap verir: "Aralarında soy sop çekişmesi yok­tur" âyeti, birinci nefhadaki durumu anlatır. Nitekim Allah "Sura üfürü-lünce, Allah'ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde ve yerde ne var­sa hepsi ölecektir[30] buyurur. Buna göre o anda aralarında nesep çekiştir­mesi olmadığı gibi soruşturma da yoktur. Sonra ikinci üfürülüşte birbirleri­ni sormaya başlarlar. "Biz müşriklerden değildik" âyeti ile "Allah'tan hiçbir haberi gizleyemezler" âyetine gelince, Allah, ihlaslı kimselerin günahlarını bağışlar. O zaman müşrikler birbirlerine, "Gelin, biz de müşrik değildik" diyelim derler. Bunun üzerine Allah onların ağızlarını mühürler de yaptıklarını azaları anlatır. Böylece Allah'tan, hiçbir şeyin gizleneme­yeceğini anlarlar. O zaman, kâfirler, "Keşke müslüman olsaydık" derler. Göklerin ve yerin yaratılışına gelince; Allah, yeri iki günde yarattı, sonra semaya yönelerek onları da yedi kat olarak iki günde yarattı. Bundan sonra da diğer iki günde yeri döşedi. Ondan su, yeşillik ve otlaklar çıkardı. Sonra orada, dağlan, ağaçları, kıtaları ve aralarında olanları yarattı. İşte, Nâziât süresindeki "Ondan sonra da yer küreyi döşedi,[31] âyetinin mânâsı budur. İşte buradan anlaşılıyor ki, Allah, ilk iki günde arzı yarattı, sonraki iki günde gökleri yarattı ve en son iki günde de arzı döşedi.

"Allah Gafur ve Rahîm'di.." gibi sözlerine gelince, Yüce Allah kendi­ni böyle niteledi. O devamlı olarak böyledir. Sana yazıklar olsun, Kur'an sana çelişkili gibi gelmesin. Çünkü onun hepsi Allah kalındandır. [32]



10. Bilinmelidir ki inkâr edenlerin ne malları, ne de evlatları Allah huzurunda kendilerine bir fayda sağlayacaktır. İşte onlar cehennemin yakıtıdır.

11. (Onların yolu) Firavun hanedanının ve onlar­dan öncekilerin tuttuğu yola benzer. Onlar bizim âyet-lemizi yalanladılar, Allah da kendilerini günahları yü­zünden yakalayıverdi. Allah'ın cezası çok şiddetlidir.

12. İnkâr edenlere de ki: "Yakında mağlup olacaksınız ve cehenneme sürüleceksiniz. Orası ne kötü bir kalma yeridir."

13. (Bedir'de) karşı karşıya gelen şu iki gurubun halinde sizin için büyük bir ibret vardır. Biri Allah yo­lunda çarpışan bir gurup, diğeri ise bunları apaçık kendilerinin iki misli gören kâfir bir gurup. Allah dile­diğini yardımı ile destekler. Elbette bunda basiret sa­hipleri için büyük bir ibret vardır.

14. Nefsânî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğul­lara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma at­lara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük in­sanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır.

15. De ki: "Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takva sahipleri için Rableri yanında, içinden ır­maklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın hoşnutluğu vardır." Allah kullarını çok iyi görür.

16. (Bu nimetler) "Ey Rabbimiz! îman ettik, öyley­se bizim günahlarımızı bağışla, bizi ateş azabından koru." diyen;

17. Sabreden, dürüst olan, huzurda boyun büken, hayra harcayan ve seher vaktinde Allah'tan bağış dile­yenler (içindir),"



Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Yüce Allah, önceki âyetlerde mü'minlerin, Allah'ın kendilerini iman üzere sabit kılması için ettikleri dua ve niyazlarını anlattı. Bu âyetlerde ise, kâfirleri küfre sevkeden sebebi, yani bu hayattaki mal ve evlat çokluğuna aldanmalarını anlatmakta ve bu varlıkların, dünya da onlara hiçbir faydası olmayacağı gibi âhirette de Allah'ın azabını onlardan uzak­laştıramayacağını açıklamaktadır. Buna misal olarak Bedir Gazvesini ve­rir. Zira orada Allah'ın ordusu ile şeytanın ordusu karşı karşıya gelmiş. Ne­ticede, çok olmalarına rağmen kâfirler mağlup olmuş; az olmalarına rağ­men mü'minler zafer kazanmıştı. Kâfirlerlerin malları ve evlatları onlara fayda vermemişti. Yüce Allah daha sonra, dünyevî arzulan, insanların elde etmek için birbirleriyle rekabet ettikleri dünya mallarını anlatmakta, son olarak da, iyiler için Allah katında olanların daha hayırlı olduğunu bildir­mektedir. [33]



Kelimelerin İzahı


İğna, defetmek ve fayda vermek demektir.

Vekûd, ateş yakılan odun demektir. Vükûd ise, yanmak mâ­nâsına mastardır.

De'b, adet ve durum demektir. Bunun aslı, çalışmak ve gayret et­mek manasınadır. Kişi, işinde çalışıp gayret gösterdiğinde, aL denir. Daha sonra bu kelime, adet mânâsına kullanılmıştır. Çünkü, kim birşeyle uzun zaman meşgul olursa, o iş onun için bir adet haline gelir.

Âyet, alamet demektir.

Fie, cemaat mânâsındadır. Sıkıntılı zamanlarda, cemaate başvu­rulduğu için, insan topluluğuna "fie" denilmiştir.

İbret, öğüt almak demektir. "İbret al" mânâsına gelen keli­mesi bu köktendir. Birşeyden başka bir şeye geçme mânâsına gelen kelimesinden türemiştir. Nehri geçmek mânâsına gelen de bun­dandır. İtibar, bilgisiz durumdan bilgili durumuna geçmek demektir.

Tezyin, bir şeyi süsleyip insanın gözüne güzel göstermek demek­tir.

Şehvet, nefsin arzuladığı ve elde etmek istediği şeydir. Bu­nun geçmiş zamanı, "arzuladı" şeklindedir. Çoğulu Şehevât şeklinde olur.

Kanatır, kıntâr kelimesinin çoğuludur. Kıntar, büyük mal yı­ğını veya sayılamıyacak kadar çok mal demektir.

Mukantara, kat kat yığılmış demektir. "binlerce" ve "kat kat" terkiplerinde olduğu gibi, burada tekit için gelmiştir. Bu, Taberî'nin görüşüdür. Rivayete göre, Ferrâ da şu görüştedir: Kanatır kmtar kelimesinin çoğuludur. Mukantara ise, kanatır kelimesinin çoğulu­dur. Böylece dokuz kıntar olur.[34]

Musevveme, kendisine güzel bir görünüm veren ve dikkatleri üzerine çeken bir alametle alametlenmiş demektir. Bir görüşe göre musev­veme, mer'âda güdülen hayvandır. Mücahid ve İkrime : "Müsevvemeden maksat, besili, güzel atlardır" demişlerdir.

Meâb, dönülüp varılacak yer demektir. Bir kimse bir yerden dönüp geldiğinde denir. Maştan iyâb ve meâb şeklindedir. Nite­kim âyet-i kerimede "Şüphesiz onların dönüşü, sadece bizedir[35] buyrulmuştur.

Eshâr, seherin çoğuludur. Tan yeri ağarmadan önceki zamânâ seher denilir. [36]



Nüzul Sebebi


Rasulullah (s.a.v.), Bedir'de Kureyşlileri mağlup ettikten sonra Me­dine'ye dönünce Yahudileri toplayıp onlara "Ey Yahudi topluluğu! Allah; Kureyş'in başına gelenleri sizin başınıza getirmeden önce Müslüman olu­nuz. Şimdi anladınız ki, ben gönderilmiş bir peygamberim" dedi. Yahudiler dediler ki: Ey Muhammedi Savaş hakkında bilgisi olmayan bir grup Câhil Kureyşliyi öldürmen seni aldatmasın. Vallahi, eğer sen bizimle savaş-saydın, nasıl adamlar olduğumuzu ve bizim gibilerle savaşmamış oldu­ğunu anlardın" Bunun üzerine Yüce Allah: "Kâfirlere de ki, yakında mağlup olacaksınız" âyetini indirdi.[37]



Âyetlerin Tefsiri


10. Kâfirlerin ne mallan, ne evlatları onlara bir fayda sağlar. Âhirettte de, Allah'ın azabından ve elem verici cezasından hiçbir şeyi onlardan uzaklaş­tıramazlar, Onlar, cehenneme doldurulup yakılan odun­lardır. [38]



11. Kâfirlerin hâli ve durumu Âl- i Fir-avun'un durumu gibidir, yaptıkları da onlann ve onlardan önceki Hûd, Sâlir ve Şuayb (a.s.)'ın kavimlerinin yaptığına benzer. Onlar, peygam­berlerin risaletine delâlet eden âyetlerimizi yalanladılar. Allah da, küfür ve günahları sebebiyle onları cezalandınp helak etti.. Allah'ın azabı elim, yakalaması şiddetlidir. Bu âyetten maksai şudur: Kureyş kâfirleri, Âli Firavun ve onlardan Önceki inatçılar gibi kâfi oldular. Malları ve evlatları onlara fayda vermediği gibi bunlarınki de fay da vermeyecektir. [39]



12. Ey Muhammedi Yahudileri ve bütün kâfirlere de ki : Dünyada hezimete uğrayacaksınız, âhirettte de toplanıp cehenneme sürüleceksiniz. Cehennem ateşi, edindiğini ne kötü yataktır. [40]



13. Ey Yahudi topluluğu! Bedir günü sava için karşı karşıya gelen iki toplulukta sizin için ibret ve öğüt vardır. Biri, Allah'ın dinini yüceltmek için savaşan mü'mi topluluk, diğeri ise tâğût uğrunda savaşan Kureyşli kâfirler topluluğudu: jji Mii'minler, kâfirlerin, kendilerinin iki misli olduğum vehim ve hayalle değil, apaçık bir şekilde gözle görüyorlardı. Bir görüşe göre, kâfirler, sayı bakımından, mü'minleri kendilerinin iki katı olarak görüyorlardı. Zira Allah kâfirleri korkutmak ve onları müslümanlara karşı savaştan caydırmak için, mü'minleri onların gözünde çok gösterdi. Birinci görüş, İbn Cerîr'in tercihidir. Daha açık olan da budur. Çünkü tabiri, hayalle değil, gerçek görmeyi ifade eder. Allah, dile­diği kimseyi yardımıyle kuvvetlendirir. İşte bunda akl-ı selim ve doğru fikir sahipleri için bir öğüt ve ibret vardır.

Bu âyetten maksat şudur : Maddî güç, her şey değildir. Zafer, sayı ve silâh'ın çokluğu ile elde edilmez. O, ancak Allah'ın yardımı ve desteği ile elde edilir. Nitekim Yüce Allah "Allah size yardım ederse, kimse size ga­lip gelemez[41] buyurmuştur.

Yüce Allah sonra, insanların fânî hayattaki şehevî arzularına al-dandıklarını bildirerek şöyle buyurur: [42]



14. Şehevî duygulara meyletmek insan­lara güzel gösterildi ve ruhlarına sevdirildi. Bunlar kadınlar, oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, salma atlar, sağmal hayvanlar ve ekin­lerdir. Yüce Allah şehevî arzuları anlatmaya kadınlardan başladı. Zira, on­ların sebebiyle meydana gelen fitne daha büyük ve onlardan zevk alma daha çoktur. Hadiste "Benden sonra erkekler için kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım.[43] buyrulmuştur. Yüce Allah, daha sonra onlardan doğan çocukları zikrederek buyurdu. Çocuklar kalplerin meyveleri ve gözlerin nuru olduğu için ikinci olarak onları zikretti. Nitekim şâir şöyle der:

Aramızdaki çocuklarımız, yeryüzünde yürüyen ciğer pârelerifnizdir. Onlann üzerine bir rüzgâr esse, gözümüze uyku girmez.

insan, çocuğunu maldan daha çok sevdiği için âyette, çocuklar mal­dan önce zikredilmiştir. Yığın yığın biriktiril­miş, çokça altın ve gümüş mal, şehevî arzuların çoğu mal ile elde edildiği için, mal da sevilen şeylerdendir. Kişi o malı elde etmek için birçok tehli­keyi göze alabilir. Âyet-i kerimede, "Malı bütün gücünüzle seviyorsu­nuz[44] buyrulmuştur. Altın ve gümüşle muamele esas olduğu için, burada özel olarak zikredilmişlerdir. Güzel asil atlar, de­veler, sığırlar ve davarlardan binek, yiyecek ve süs için olanlar; ekilen ve dikilen şeyler. İnsanlar besinlerini bunlardan elde ettikleri için, bunlar da sevilen şeylerdendir. Bütün bu arzulanan şeyler, dünya hayatının çiçeği, fâni ve zail olan süsüdür. Halbuki Allah katında, varılacak güzel yer ve sevap vardır. [45]



15. Siz Ya Muhammedi De ki: İnsanlara güzel gös­terilen, bu dünya hayatının ve geçici nimetlerinin süsünden daha hayırlısını size bildireyim mi? Bu soru takrir içindir. Takva sahiplerine kıyamet gününde geniş cennetler verilecektir. Bu cennetlerin içinden ve etrafından nehirler akar. Müttekîler orada ebedi olarak kalacaklardırOnlara maddi ve manevi pislik ve kirlerden temizlenmiş eşler de verilecektir. Bunlar büyük ve küçük abdest bozmazlar, hayız ve nifas görmezler. Dünya kadınlarında görülen hoşa git­meyen haller onlarda görülmez Bu güzel nimetlerin yanında ayrıca, müttekîler Allah'ın rızasını kazanmışlardır. O ne büyük bir rızadır. Kudsî hadiste şöyle buyrulmuştur. "Sizden razı olurum. Razı olunca artık size asla kızmam.[46] Allah, kullarının bütün hallerini bilir. Herbirine hak kazandığı şeyi ihsan eder. Sonra Yüce Allah, o naîm yurdun­da ebedî kalmayı kendilerine lütfettiği takva sahiplerinin sıfatlarını şöyle açıklar: [47]



16. Ümitli Bunlar : "Ey Rabbi-miz! Sana, kitaplarına ve peygamberlerine imân ettik. Lütuf ve rahmetinle bizim günâhlarımızı bağışla ve bizi cehennem azabından koru" diyenler ve[48]



17. Darlık ve sıkın­tılara sabredenler, Allah'a ve âlıiret gününe sadakatle inananlar, sıkıntılı ve geniş günlerinde Allah'a itaat edenler, hayır yollarında mallarını bolca har­cayanlar ve tan yeri ağarmadan önce seher vaktinde istiğfar edenlerdir. [49]



Edebî Sanatlar


1. Burada hazif yoluyla icaz vardır. takdirindedir.

2. Bu kelimenin nekre gelmesi azlık ifade eder. Yani Onlara, mal ve evlatları az da olsa bir fayda sağlamaz.

3. Subût ve tahakkuk ifade etmek için, isim cümlesi kullanılmıştır.

Burada ikinci şahıstan üçüncü şahsa dönüş vardır. Takdiri dür.

5. Bunun aslı dür. Öne geçene itina göstermek, sonraya almana da teşvik etmek maksadıyla kelimelerin yeri değiştirilmiştir. kelimesinin nekre getirilmesi tefhîm ve ta'zîm içindir. "Büyük bir ibret" demektir terkibinde, kelimesinin nekre gelmesi de bunun gibidir.

6. İfadeleri arasrnda iştikak cinası vardır.

7. Bundan maksat, nefsin istediği şeylerdir. Zemahşerî şöyle der: Allah, mübalağa ifade etmesi için nefsin arzu ettiği şeyleri kelimesi ile anlattı. Sanki âyette zikredilen nefsin arzu ettiği şeyler, şehvetlerin kendileri imiş gibi ifade edilmiştir. Bir de, şehevî arzu­ların değersiz olduğuna dikkat çekmek için böyle söylenmiştir. Çünkü şehvet, akıllılar nezdinde hoş görülmeyen bir şeydir.

8. Burada . kelimesinin nekre getirilmesi, onun şanını yüceltme ve onu tanımaya teşvik içindir.

9. Ebussuûd der ki kelimesinin, müttakîlere ait zamire muzaf olarak getirilmesi, onlara yapılacak lutfun çokluğunu açık­lamak içindir.[50]

10. Burada, edebî sanatlardan cinâs-ı nakıs denilen sanat vardır. [51]



Faydalı Bilgiler


1. Şehevî arzuları süsleyen kimdir? Bir görüşe göre, şeytandır. Nite­kim "Şeytan onlara, yaptıkları işleri güzel gösterdi[52] âyeti bunu göstermektedir. Şeytanın süslemesi : Vesvese vermesi ve onları yapmayı güzel göstermesi demektir. Bir başka görüşe göre, şehevî arzuları süsleyen Allah'tır. Aşağıdaki âyet de bunun delili olmaktadır. "Biz insan­ların hangisinin daha güzel amel edeceğini deneyelim diye, yeryüzündeki herşeyi, dünyaya mahsus bir zinet yaptık[53] Allah'ın denemek için süsle­mesi şehvete kul olanlar ile Mevlâ'ya kul olanları birbirinden ayırmak için­dir. Hz. Ömer (r.a)'in sözünün zahirinden de bu anlaşılmaktadır; "Allah'ım! Bizim için süslediğin şeylere karşı sabrımız yoktur. Ancak sen sabır verir­sen sabrederiz.[54]

2. Seher vaktinde yapılan duaların kabul edilme ihtimali daha kuv­vetli olması nedeniyle, istiğfar için özellikle seher vakitleri zikredilmiştir. Çünkü bu vakitlerde ruh daha saf, zihin daha derli toplu, ibadet daha zordur. Dolayısıyle, duanın kabul edilme ihtimali daha kuvvetlidir. İbn Kesir şöyle der: Abdullah b. Ömer gece kalkıp namaz kılar, sonra Nâfi'ye : "Seher vak­ti geldi mi?" diye sorardı. Eğer Nâfi "evet" derse, dua ve istiğfara başlar, sabaha kadar devam ederdi.[55]



18. Adaletle kamı olan Allah, belekler ve ilim adamları şahitlik etmiştir ki, O'ndan h^ska ilan yoktur. Mutlak güç ve hikmet sahibi Allah'ta yok­tur.

19. Allah nezdinde hak din Kitap veri­lenler, kendilerine İlim geldikten sonr araıarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah'ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah'ın he­sabı çok çabuktur.

20. Eğer seninle tartışmaya girerlerse de ki: "Ba­na uyanlarla birlikte ben kendimi Allah'a teslim et­tim." Ehl-i kitab'a ve ümmilere de : "Siz de Allah'a tes­lim oldunuzmu" de. Eğer teslim oldularsa doğru yolu buldular demektir. Yok eğer yüz çevirdilerse sana dü­şen, yalnızca duyurmaktır. Allah kullarını çok iyi gö­rür.

21. Allah'ın âyetlerini inkâr edenler, haksız yere peygamberlerin canlarına kıyanlar ve adaleti emreden insanları öldürenler (yok mu); onlara acı bir azabı ha­ber ver.

22. İşte bunlar dünyada da, âhirettte de çabaları boşa giden kimselerdir. Onların hiçbir yardımcısı da yoktur.

23. Kendilerine Kitap'tan bir pay verilenleri görmez misin ki, aralarında hükmetmesi için Allah'ın Kitab'ına çağrıyorlar da, sonra içlerinden bir gurup yüz çevirip geri dönüyor.

24. Onların bu tutumları," Bize ateş, sadece sayılı günlerde dokunacaktır." demelerinin bir sonucudur. Onların uydurmakta oldukları şeylerde, dinleri hak­kında kendilerini yanıltmıştır.

25. Fakat, onları gelmesinde şüphe edilmeyen bir gün için topladığımız ve hiçbir haksızlığa uğramaksızm herkese kazandığı şeyler tastamam Ödendiği zaman hal­leri nice olur?



Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Yüce Allah… âyetinde mü'minleri sena edip övdükten sonra, imanın delillerinin apaçık olduğunu anlatarak, buyurmaktadır. Sonra da İslam dininin, kulları için razı olduğu hak din olduğunu açıklamakta ve Peygambere, Allah'a teslim olduğunu ve O'nun dinine boyun eğdiğini ilan etmesini emretmektedir. Bunun ardında da Ehl-i kitabın sapıklıklarının, din hususunda büyük bir ihtilafa düştükle­rini ve Allah'ın hükmünü kabulden yüz çevirdiklerini açıklamaktadır. [56]



Kelimelerin İzahı


Şehâdet, ikrar ve açıklama demektir.

Kist, adalet manasınadır.: Din ,bu kelimenin asıl itibariyle lügat mânâsı cezadır. Burada, bilinen din manasınadır.

İslâm'ın lügat mânâsı, teslim olmak ve tam manâsıyla itaat etmektir. İbnu'l-Enbârî şöyle der: "Müslüman" Allah'a ihlas ile ibadet eden demektir. Bir kimse bir şeyi birine tahsis ederse, denilir. İslam da bu sözden alınmıştır. Buna göre İslam, dini ve inancı Allah'a tahsis et­mek demektir.

Seninle cedelleştiler ve çekiştiler demektir.

Onları aldattı, fitneye düşürdü demektir. iş Yalan söylüyorlar manasınadır. [57]



Nüzul Sebebi


Rasulullah (s.a.v.) Medine'de yerleşince, Suriye'deki Yahudi âlimle­rinden ikisi geldiler. Yanma girdiklerinde, hususiyetlerinden Hz. Peygam­beri tanıdılar ve: "Sen Muhammed misin?" diye sordular. Rasulullah (s.a.v.) "Evet" dedi. Onlar: "Sen Ahmed misin?" dediler. Rasulullah (s.a.v.) "Evet" diye cevap verdi. "Sana şahitliği soracağız, eğer sen onu bize bildi rirsen, sana iman eder ve tasdik ederiz" dediler. Rasulullah (s.a.v.) "Soru­nuz" diye buyurdu. Dediler ki: "Allah'ın kitabındaki en büyük şahitliği biz< bildir" Bunun üzerine ... ol âyeti nazil oldu. Adamların iki si de müslüman oldular ve Rasulullah (s.a.v.)'ı tasdik ettiler.[58]


Âyetlerin Tefsiri


18. Allah, kendisinden başka İlâh olmadığın; şehâdet etti. Yani kendisinin vahdaniyetini ve tek olduğunu kullarına bildi rip açıkladı. Zemahşerî şöyle der: Allah'ın, birliğine delaleti, bir şeyi U yan etmek ve açığa çıkarmak için şahidlik edenin şehadetine benzetild Melekler ve ilim ehli olanlar da, O'nun yarattığı ve güzı yaptığı varlık delilleriyle O'nun birliğine şahitlik ederler. Yüc Allah, taksim ettiği eceller ve rızıklar hususunda da adaletli davranmal tadır, O'ndan başka hiç bir hak mabud yoktur. Mülküm güçlü, yaptığında hikmet sahibidir.[59]



19. Allah katında din İslam dinidir. Yani katında makbul olan şeriat, İslam şeriatıdır. İslamdan başka, Allah'ın ra olacağı bir din yoktur. ahu ve Hıristiyanlar, İslam dini ve Hz. Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliği hususunda, kendilerine apaçık deliller ve engin mucizeler gelip de işin haki­katini Öğrendikten sonra ihtilafa düştüler. Onların küfrü şüphe ve ka­palılıktan değil, sadece kibir ve inattan kaynaklanıyordu. Bile bile sapıtanlardan oldular. Bunu, aralarındaki kıskançlıklarından yapar­lardı. Liderlik sevgisi onları buna itiyordu, Kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki o, yakında Allah'a dönecek, Allah onu süratle hesaba çekecek ve küfrüne karşı cezasını vere­cektir. Bu âyette tehdit vardır. [60]



20. Ya Muhammedi Din hususunda senin­le cedellesirlerse onlara deki : "Ben, Allah'ın kuluyum, bütün varlığımla O'na teslim oldum ve ibadetimi sadece ona tahsis ettim. Allah'ın ne ortağı, ne de benzeri vardır, eşi ve çocuğu da yoktur, Ben ve bana uyanlar İslam dini üzereyiz. Allah'ın emrine teslim olmuş ve boyun eğmişizdir. Yahudi, Hıristiyan ve putperest Araplara de ki : Siz de müslüman oldunuz mu? Yoksa hâlâ küfrünüze devam mı ediyor­sunuz? Şüphesiz size, müslüman olmanızı gerektiren birçok mu'cize gel­miştir. Eğer sizin müslüman olduğunuz gibi, onlar da müslüman olurlarsa, dalâletten hidâyete, zulmetten nura çıkmaları sebe­biyle hidayete ermiş ve kendilerine fayda sağlamış olurlar. Yüz çevirirlerse, ey Muhammed, sana zarar veremezler. Çünkü Allah sana onları hidâyete erdir/nıeni emretmemiştir. Sen sadece bildirmekle yükümlüsün. Bundan maksat, Peygamber (a.s.)'i teselli etmektir. Allah, kullarının bütün hallerini bilir ve ona göre karşılık verir. Riva­yet edildiğine göre Rasulullah (s.a.v.) bu âyeti Ehl-i kitab'a okuyunca: "Müslüman olduk" dediler. Rasulullah (s.a.v.) Yahudilere, İsa'nın Allah'ın kelimesi, kulu ve Rasulü olduğuna şehadet eder misiniz? dedi. Yahudiler: "Allah korusun" dediler. Rasulullah (s.a.v.) Hıristiyanlara: "İsa'nın, Allah'ın kulu ve Rasulü olduğuna şahitlik eder misiniz? dedi. Onlar: "Allah koru­sun, hiç İsa bir kul olur mu?" diye cevap verdiler. İşte âyetinin mâ­nâsı budur.[61]



21. Allah'ın indirdiği âyetleri inkâr edenler ve kendilerini Allah'a çağırmaktan başka bir suçu ol­mayan peygamberleri sebepsiz olarak öldürenler , keza navır ve adaleti emrederek Allah'a çağıran in­sanları öldürenler var ya, onlara elem verici ve hor düşürücü azabı müjdele. Ayette zikredilen kâfir ve katiller, Yahudilerdir. Onlar Zekeriyya (a.s.)'ı oğlu Yahya (a.s.) ve daha birçok peygamberi öldürdüler. İbn Kesir şöyle der: "Isrâîloğulları, günün ilk vakitlerinde yani sabahleyin üç yüz peygam­beri öldürdüler. Akşam üstü de sebze pazarları kurdular." Onlara azabın müjdelenmesi onlarla istihza ve onlara karşı kızgınlık ifade eder. Buna müstehaktırlar. Çünkü onlar Allah'ın âyetlerini inkâr etmek, peygamberleri ve Allah'a çağıran diğer kimseleri öldürmek gibi üç türlü suç işlemişlerdir. Yüce Allah, onların suçlarının cezasını açıklayarak şöyle buyurur : [62]



22. İşte onların yapmış olduğu hayır ve iyilikler bâtıl olmuştur. Ne dünya da, ne de âhirette amellerinin izi kalmıştır. Aksine, dünyada da âhirettte de, onlar için la'net ve rezillik vardır. Allah'ın azabından olanları koruyacak veya azabı onlar­dan uzaklaştıracak yardımcıları yoktur. Daha sonra Yüce Allah, Ehl-i ki­tabın inat ve ısrarlarını açıklayarak şöyle buyurur : [63]



23. Ey Muhammedi Kendilerine kitap verilen Yahudilerin durumuna şaşmıyor musun? Bu sıyga, Peygamber (a.s.)'i veya bütün muhatapları hayrete düşürmektedir. Zemahşerî der ki: Kendilerine kitap verilenlerden maksat, Yahudi âlimleridir. Onlar Tev­rat'tan büyük ölçüde ilim elde etmişlerdir. Buna rağmen ihtilafa düştükleri hususlarda, aralarında hükmetmesi için, elle­rinde bulunan ve doğruluğuna inandıkları kitapları Tevrat'a başvurmaları is­tendiğinde, Onlardan bir grup, Allah'ın hükmünü kabulden yüz çevirip kaçıyor. Bu âyet, onların, Tevrat'ın hükmüne uymanın vacip olduğunu bilmelerine rağmen, ondan yüz çevirmelerinin çok yadırga­nacak bir şey olduğunu ifade eder. Cümlesi tevelliyi, yüz çevir­meyi te'kit eder. Yani onlar öyle bir kavimdir ki, haktan yüz çevirmek ve bâtılda ısrar etmek onların tabiatıdır. Müfessirlerin dediğine göre bu âyet, Yahudilerin, Hz. Peygamber (s.a.v.)'in hükmüne başvurmaları kıssasına işaret eder. Onlardan iki kişi zina edince, Rasulullah (s.a.v.).recmedilmele-rine hükmetti. Yahudiler kabul etmeyip dediler ki: Bizim kitabımızda böy­le bir şey yok. Sadece tahmini cezası vardır. Yani zina edenin yüzü ziftle­nir ve aleme ibret için hayvana ters bindirilerek halk arasında gezdirilir. Bunun üzerine Tevrat getirtilerek ondaki recim âyeti bulundu ve zina edenler recmedildiler. Yahudiler buna kızdı. Bunun üzerine Yüce Allah bu âyeti indirerek onların adiliklerini ortaya koydu.[64]



24. Onların yüz çevirip Tev­rat'ın hükmünü kabul etmemelerinin sebebi Allah'a iftiraları, kendilerini peygamber çocukları saymaları ve cehennemde sadece kırk gün gibi az bir süre, yani buzağıya taptıkları süre kadar yanacaklarını iddia etmeleridir, Allah'a karşı söyledikleri yalanlar, onları dinleri hususunda aldattı[65]



25. Kıyamet günü hesap için onları top­ladığımız zaman halleri nice olur!! Bu, onların başına gelecek bela ve musibetlerin büyüklüğünü ifade 'eder. O gün, herkes yaptığının karşılığını tam olarak alır. Onlara hakettiklerinden fazla ceza verilerek, veya sevapları eksiltilerek zulmedilmez. [66]



Edebî Sanatlar


1. Bu cümleden j[ edatının hem ismi hemde ha­beri ma'rifedir. Bu durum hasr ifade eder. Yani, "Allah katında İslamdan başka din yoktur." demektir.

2.Yahudi ve Hıfistiyanlardan "kendilerine kitap veri­lenler, diye bahsedilmesi, onların fazlaca adilik ve çirkinliklerini ifade eder. Çünkü, kitabı bilmelerine rağmen ihtilafa düşmeleri, son derece âdi ve çirkin olduklarını göstermektedir.

3. Burada zamir yerine Allah lafzının gelmesi, kalp­lere korku ve heybet yerleştirmek içindir.

4. Burada "yüz,, zikredilmiş, şahsm kendisi kastedil­miştir. Bu mecazi mürsel olup "zikr-i cüz irade-i küll" (bir bölümün zikre­dilip tamamının kastedilmesi) kabil indendir.

5. Onları elim bir azapla müjdele. Aslında müjde hayırlı şeylerde kullanılır. Onun serde kullanılması alay ifade eder. Buna uslub-i Tehekkumî denir. Zira burada "elem verici bir azabı haber verme" sevindirici müjde şeklinde' ifade edilmiştir. Nitekim Münafıklara, kendileri için elem verici bir azap olduğunu müjdele[67] âyetinde de bu mânâ vurgulanmıştır. Bu, meşhur üsluptur. [68]



Faydalı Bilgiler

Kurtubî şöyle der: ... âyeti ilmin faziletini ve alimlerin Şerefini göstermektedir. Eğer alimlerden daha şerefli bir kimse olsaydı, Al­lah, alimlerin ismini söylediği gibi, kendi ismi ve meleklerin ismiyle bir­likte onu da zikrederdi. Allah'ın, peygamberine "Rabbim benim ilhnimi artır de[69] diye emretmesi ve Peygamber (s.a.v.)'in "Âlim­ler, peygamberlerin varisleridir" buyurması, ilmin şerefini ifade etmek için yeterlidir.

Ibn Mesud'dan rivayet edilen bir hadiste Rasulullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur: Kıyamet günü … âyeti getirilir de Yüce Al­lah şöyle buyurur: Kulum benden bir söz aldı. Ben, sözünü yerine getirm­eye en layık kimseyim. Kulumu cennete sokun.[70]



Bir Nükte


İlmin fazileti hakkında okuduğum şeylerin en güzellerinden birisi, akıl ile ilim arasında geçen şu konuşmadır. Şâir bunu çok güzel bir şekilde ifade etmiştir:

Alimin ilmi ile akıllının aklı, hangisinin daha şerefli olduğu hususun da ihtilaf ettiler. İlim şöyle dedi: Ben, şerefin zirvesine ulaştım. Akıl ded ki: Ben, Öyle bir varlığım ki, Allah benimle tanındı. İlim, daha açık şekildt şöyle dedi: Allah, Kur'an'da hangimizle muttasıf olduğunu bildirdi. Akıl an ladı ki, ilim onun efendisidir. Böylece akıl, ilmin üstünlüğünü kabul etti ayrıldılar. [71]



26. De ki: Mülkün sahibi olan Allah'ım! Sen mül­kü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alır­sın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. İyilik senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kadirsin.

27. Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye ka­tarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır­sın. Dilediğine de sayısız rızık verirsin.

28. Mü'minler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur. Ancak kâfirlerden gele­bilecek bir tehlikeden sakınmanız başkadır. Allah, ken­disine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş yalnıca Allah'adır.

29. De ki: "İçinizdekileri gizleseniz de, açığa vur-saniz da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir Allah her şeye kadirdir."

30. Herkesin, iyilik olarak yaptıklarını da, kötü­lük olarak yaptıklarını da karşısında hazır bulduğu günde (insan) isteyecek ki, kötülükleri ile kendisi ara­sında uzun bir mesafe bulunsun. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Allah kullarına oldukça şefkatlidir.

31. De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Al­lah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir."

32. De ki: Allah'a ve Rasul'üne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.



Ayetlerin Öncekilerle Münasebeti


Yüce Allah, geçen âyetlerde tevhid, nübüvvet ve İslam dininin doğ­ruluğuna dair delilleri anlattıktan sonra, bu âyetlerde de Allah'ın İslam'a ve müslümanlara yapacağı yardımın yakın olduğunu ifade eden müjdeleri açıklamaktadır. Bütün işler O'nun kudret elindedir, dilediğini azız, diledi­ğini zelîl kılar. Yüce Allah bu âyetlerde ayrıca Hak ordusunu aziz kılması ve din-i mübinine yardım etmesi için dua ve niyaz etmesini Rasulüne em­retmektedir. [72]



Kelimelerin İzahı


Bu kelimenin aslı . dır. Nida harfi hazfedilip ona karşılık ke­limenin sonuna şeddeli bir mim getirilmiştir. Meşhur dilciler İmam Halil ve Sîbeveyh bu görüştedirler.

"Çeker alırsın" demektir. Yok etmeyi ifade etmek için bu tabii kullanılır. Meselâ Allah, ondan kötülüğü giderdi" demektir.

Sokmak manasınadır. Sülasisi olup "girmek" manasınadır. "Onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremiyeceklerdir[73] âyet-i kerimesinde de bu mânâda kullanrlmıştur.

Emed, bir şeyin nihayeti ve sonu demektir. Çoğulu âmad gelir, süs : Tükât, şerrinden korkulan insanla iyi geçinmeye çalışmaktır. Bu­na takiyye denir. [74]



Nüzul Sebebi


a) Rasulullah (s.a.v.) Mekke'yi fethettiğinde ümmetine İran ve Bizans imparatorluklarının da fethedileceğini vadetti. Bunu duyan Yahudi ve mü­nafıklar: "Heyhat, Muhammed nerde, İran ve Bizans'ı fethetmek nerde... Onlar fethedilemiyecek ve güç yetirilemiyecek kadar kuvvetlidirler. Mu-hammed'e Mekke yetmedi rni de, ta İran ve Bizan'ın topraklarına göz diki­yor?" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah ... "De ki: Ey Allahım! Ey mülkün sahibi! Sen mülkü dilediğine verirsin" âyeti nazil oldu.[75]

b) İbn Abbas (r.a.)'tan şöyle rivayet edilir: Takva sahibi ve Bedir gazilerinden olan Ubâde b. Sâmit'in Yahudilerle dostluk anlaşması vardı. Ra­sulullah (s.a.v.) Ahzab (Hendek) savaşma çıkınca Ubâde Rasulullah (s.a.v.)'a "Ya Rasulullah! Benim beşyüz Yahudi dostum vardır. Onların be­nimle beraber savaşa çıkmalarını istiyorum ki onlara onlar sayesinde galip gelelim." dedi. Bunun üzerine "Mü'minler kâfir­leri dost edinmesinler" âyeti nazil oldu.[76]



Âyetlerin Tefsiri


26. Ya Mu­hammed! De ki: Ey Allah'ım! Ey her şeyin sahibi! Kâinatta yegâne tasarruf sahibi sensin. Mülkü dilediğine verirsin, diled.ğinden de çeker alırsınDilediğine izzet verirsin, dilediğini de zelil edersin Bütün hayır hazineleri sadece senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye kadirsin. [77]



27. Geceyi gündüze, gündüzü de ge­ceye katarsın. Birini uzatır, diğerini kısaltırsın. Bunun tersini de yaparsın. Böylece yılın yaz ve kış mevsimlerde gece ve gündüzün uzunluğu birbirin­den farklı olur. Sen ölüden diriyi, diri -

den de ölüyü çıkarırsın. Yani tohumdan ekini, ekinden tohumu; çekirdek­ten hurma ağacını, hurma ağacından çekirdeği; tavuktan yumurtayı yumur­tadan tavuğu ve kâfirden mü'mini, mü'minden de kâfiri çıkarırsın.

İbn kesir böyle tefsir etmiştir.Taberî şöyle der: Bu âyetle ilgili tefsir­lerin en doğrusu, şöyle diyenlerin tefsiridir: Canlı insan ve hayvanları can­sız nutfeden çıkarır. Ölü nutfeyi de canlı insan ve hayvanlardan çıkarır.[78]

Sen dilediğine sayısız ve sınırsız bol bol rızık verirsin..

Sonra Yüce Allah, kâfirleri dost ve ahbap edinmeyi yasaklıyarak şöyle buyurur: [79]



28. Mü'minler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Yani ey mü'minler! Allah'ın dostlarını bırakıp da, düşmanlarını dost edinmeyiniz. İnsanın hem Allah'ı hem de O'nun düşmanlarını sevmesi makul bir şey değildir. Zemahşerî şöyle der: mü'minler, aralarındaki akrabalık veya dostluk yahut dostça yaşamak ve muaşerette bulunmayı gerektirecek başka sebeplerden dolayı kâfirleri dost edinmekten men edildiler. Kim bunu yapar da kâfirleri dost edinirse, Allah'ın dininde onun hiçbir yeri yoktur. SlZi Ancak sakınılması gereken bir şeyden korkarsanız veya eziyet ve kötü­lüklerinden çekinirseniz, kalben değil de, lisânen onlara dost görünebilirsi­niz. Zira böyle bir davranış, sefihleri idare etme kabilindendir. Nitekim şöyle bir rivayet vardır: Biz bazı toplulukların yüzüne güleriz, ama kalpler­imiz onlara la'net eder" Allah, kendisinden meydana gelecek bir azaptan sizi sakındırır. Dönüşünüz ancak Allah'adır. O, herkese, ameline göre karşılığını verecektir. [80]



29. Ey Muhammed! De ki: kâfirlere karşı kalplerinizdeki dostluğu gizleseniz de, açıklasanızda Allah onu bilir. Hiçbir şey O'na gizli kalmaz, Allah herşeyi, göklerde ve yerlerde meydana gelen her şeyi bilir. Allah, hükmüne muhalefet eden ve emrine isyan edenleri cezalandır­maya kadirdir. Bu, büyük bir tehdittir. [81]



30. Kıyamet gününde her insan, işlediği amelin karşılığını eksiksiz olarak hazır bulur. Hayır işlemişse hayır, şer işlemişse şer bulur. Eğer ameli güzel ise, bu onu sevindirir ve ra­hatlatır. Eğer ameli kötü ise, Onu görmemeyi temenni eder. Kendisiyle çirkin ameli arasında son derece büyük bir uzaklık bulunmasını, yani doğu ile batı arasındaki uzaklık kadar bir mesafenin bulunmasını ister, AUlah sizi azabından sa­kındırır. Allah, yaratıklarına karşı merhametlidir. Onların doğru yolda olmalarını ister. [82]



31. Ey Muhammedi Onlara de ki : Siz gerçekten Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz. O zaman Allah sizi sever. Çünkü ben O'nun Rasulüyüm. 3 Rasulüne tabi ol­manız ve Onun emrine itaat etmeniz sebebiyle Allah sizi sever ve geçmiş günahlarınızı bağışlar. İbn Kesir şöyle der: Bu âyet-i kerimenin hükmü, peygamberin yolunda olmadığı halde Allah'ı sevdiğini iddia eden herkese şâmildir. Çünkü o, bütün söz ve fiillerinde Muhammedi şeriata uymadıkça bu iddiasında yalancıdır.[83]



32. De ki : Allah'ın emrine de, peygamberin em­rine de itaat ediniz. Eğer itaat etmekten yüz çevirirlerse, bilsinler ki Allah, âyetlerini inkâr edenleri ve peygamberle­rine isyan edenleri sevmez. Bilakis "Peygamberi ve onunla birlikle iman e-denleri utandırmayacağı günde[84] onları cezalandırır ve rezilrüsvay eder. [85]



Edebi Sanatlar


Bu mübarek âyetlerde birçok edebî sanat vardır:

1. ve eibi yerlerde tıbak sanatı vardır.

2. arasında cinâs-ı nakıs vardır. İle Siz; ve arasında da cinâs-ı iştikak vardır.

3. ifadelerinde reddu'1-acez sanatı vardır.

4. Cümlesinde oldu&u eibi, diser bazı cümlelerde de, tazim ve hürmet ifade eden tekrarlar vardır.

5. Birçok yerde hazif yoluyla îcâz vardır. Nitekim cümlesinin takdiri: şeklindedir, ve " cümlelerinde de böyledir.

6. Telhîsu'l-beyân müellifi Şerif Râdî, y âyetinin izahında şöyle der: Bu çok güzel bir istiaredir. Bu da, geceyi gündüze, gün­düzü geceye sokmaktan ibarettir. Geceden eksilttiğini gündüzden; gündüzden eksilttiğini de geceden artırır. kelimesi,.4 den daha beliğ­dir. Çünkü îlâc, gece ile gündüzden birini diğerine, kuvvetli ve güzel bir şe­kilde mezcederek sokmak demektir.

7. Burada kelimeleri, mü'min ve kâfirden mecaz olarak kullanılmış; mü'min diriye, kâfir ise ölüye benzetilmiştir.[86] Allah daha iyi bilir. [87]



Faydalı Bilgiler


Terkibiyle, sadece hayrın Allah'ın elinde olduğunu zikre­dip, şerri söylememek bize Allah'a karşı edepli davranmayı öğretmektedir. Zira "De ki: Hepsi Allah'tandır.[88] âyetinde de belirtildiği gibi, her ne kadar şerri yaratan ve takdir eden Allah ise de, şer, teeddüben Allah'a nisbet edilmez. [89]



Bir Uyarı


Müslim'in, sahihlinde rivayet ettiğine göre Rasuhıllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: Allah bir kulu sevdiği zaman Cebrail'i çağırır ve der ki: Ben falan .şahsı seviyorum, onu sen de sev. Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: Ceb­rail onu sever. Sonra da gök yüzündekilere nida ederek "Allah falan şahsı seviyor, siz de onu sevin" der. Göklerdekiler onu sever. Allah bir kula buğ-zettiğinde Cebrail'i çağırır ve şöyle der: Ben falan şahsa buğzediyorum. Ona sen de buğzet." Rasulullah (s.a.v.) devamla buyurdu ki, Cebrâîl ona buğzeder. Sonra göklerdekilere şöyle nida eder "Allah falan şahsa buğzediyor. Siz de ona buğzedin. Bunun üzerine onlar da o şahsa buğzederler. Sonra o şahıs için, o kin yeryüzüne indirilir. [90]



33, 34. Allah birbirinden gelme bir nesil olarak Adem'i, Nuh'u, İbrahim ailesi ile tmrân ailesini seçip âlemlere üstün kddı. Allah, işiten ve bilendir.

35. İmran'ın karısı şöyle demişti: "Rabbim! Kar-nımdakini azatlı bir kul olarak sırf sana adadım. Ada­lımı kabul buyur. Şüphesiz hakkıyla işiten ve bilen sensin.

36. Onu doğurunca, Allah, ne doğurduğunu bilip dururken "Rabbim! Ben onu kız doğurdum. Oysa er­kek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Ko­vulmuş şeytana karşı onu ve soyunu sana ısmarlıyorum" dedi.

37. Rabbi Meryem'e hüsn-i kabul gösterdi; onu güzel bir şekilde yetiştirdi. Zekeriyya'yı da onun bakı­mı ile görevlendirdi. Zekerriya Ma'bedde onun yanına her girişinde onun yanında bir rızik bulur ve "Ey Mer­yem, bu sana nereden " der; o da "Bu, Allah tarafından» dır, Allah, dilediğine sayısız rızik verir." derdi.

38. Orada Zekeriyya, Rabbine dua etti: "Rabbim! Bana tarafından hayırlı bir nesil bağışla. Şüphesiz sen, duayı hakkıyla işitensin." dedi.

39. Zekeriyya ma'bedde durmuş namaz kılarken melekler ona şöyle nida ettiler: Allah sana, kendisi ta­rafından gelen bir Kelime'yi tasdik edici, efendi, iffet­li ve salihlerden bir peygamber olarak Yahya'yı müj­deler.

40. Zekeriyya, "Rabbim, dedi, bana ihtiyarlık çattığına, üstelik karım da kısır olduğuna göre be­nim nasıl oğlum olabilir?" Allah şöyle buyurdu: İşte böyledir; Allah dilediğini yapar.

41. Zekeriyya: "Rabbim bana bir alamet ver." de­di. Allah buyurdu ki: Senin için âlemet, insanlarla üç gün, işaretten başka bir şekilde konuşmamandır. Ayrı­ca Rabbini çok an, sabah akşam teşbih et.



Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Yüce Allah önceki âyetlerde kendisini sevmenin, ancak peygamber­lere uymak ve onlara itaat etmekie tamamlanacağını açıkladıktan sonra, bu âyetlerde de peygamberlerin derecelerinin yüksekliğini ve makam­larının şerefini açıklamaktadır. Önce ilk peygamber Âdem (a.s.)'den başladı, ikinci olarak, insanlığın ikinci babası sayılan Nuh (a.s.)'u; üçüncü olarak Âl-i İbrahim'i zikretti. Rasulullah (s.a.v.), İsmâîl (a.s.)'in çocuk­larından olduğu için o da Âl-i İbrahim'e dahildir. Yüce Allah dördüncü sırada da Âl-i İmrân'ı getirdi. îsâ (a.s.) da Âl-i İmran'a dahildir. Bundan son­rada şu üç kıssayı, yani Hz. Meryem, Hz. Yahya ve Hz. İsa'nın doğum kıs­salarım anlattı. Bunların hepsi Yüce Allah'ın kudretini gösteren hariku­lade şeylerdir. [91]



Kelimelerin İzahı


Seçti demektir. Bu kelime safvet kelimesinden türemiştir. Buna göre mânâsı şöyle olur Allah o peygamberleri mahlukatınınseçkinleri kıldı.

Muharrer, hürriyet kelimesinden alınmıştır . Tam mânâsıyle hür kılınan kimse demektir. Bundan maksat, dünya işlerinden hiçbir şeye karışmayan sırf Allah için adanan kimsedir.

Onu senin himayene veriyorum demektir. Bir kimse bir şeye sığındığında denir.

Onu, Zekeriyya'nın himayesine verdi. Kefalet, tazmin etme sorumluluğunu üzerine almak demektir. Bu sorumluluğu üzerine ala­na kâfil denilir: Kâfil, bir insanın nafakasını veren ve onun menfaatlerini koruyan kimsedir. Hadis'te şöyle buyrulmuştur: "Ben ve yetimin kâfili, cen­nette şu iki parmağım gibi yanyanayız"

Mihrab, şerefli ve yüce yer demektir. Ebu Ubeyde şöyle der : Mihrab, meclislerin en üst, en şerefli ve değerli yerine denir. Aynı zaman­da o, mescidin bir parçasıdır.[92]

Hasûr, hapsetmek mânâsına gelen hasr kökündendir. Buna göre hasûr, şehevî arzulara karşı kendini iyice tutan, koruyan demektir. Bu ke­limenin mânâsında müfessirler iki görüş beyan etmişlerdir. Biz bunlardan, muhakkiklerin seçtiği mânâyı tercih ediyoruz, ki, o da şudur, Hasûr, aczin­den değil de, iffetinden dolayı kadınlarla temas etmeyen demektir.[93]

Akır; doğurmayan, kısır demektir. İster erkek olsun, ister kadın olsun, çocuğu olmayan kimseye akır denir.

Remz, el veya bap veya başka bir şeyle işaret etmek demektir. Taberî şöyle der: Remz, iki dudakla îmâ etmek demektir. Bazan kaş ve gözle yapılan işarete de remz denir.[94]

Aşiyy, güneşin zevalden batmasına kadar olan zamana denir. : İbkâr, güneşin doğmasından kuşluk vaktine kadar olan zamana denir. Şâir şöyle der :

Sabahın soğuğundan dolayı hiçbir gölgede duramazsın. Akşam soğuğundan dolayı da hiçbir gölgeden zevk almazsın, [95]



Âyetlerin Tefsiri


33. Allah peygamberlik için mahlu­katının en üstünlerini seçti. Bazıları şunlardır: İnsanlığın babası Âdem (a.s.), peygamberlerin piri Nuh (a.s.) ve İbrahim (a.s.)'in aşiret ve yakınları ki bunlar İsmail ve İshak peygamber ile bunların soyundan gelen peygam­berlerdir. Son peygamber Hz. Muhammed (a.s.) de bu soydandır. Allah, Âl-i İmrân'ı da seçti. İsrâîloğullan içinden gelen son peygamber Meryemoğlu îsâ (a.s.) bunlardandır. İşte bunları, zamanlarının in­sanları arasından seçti. Kurtubı şöyle der: Diğer nebi ve resullerin hepsi, bunların neslinden geldiği için Allah sadece bunları zikretti. [96]



34. Bunlar din, takva ve salâhta birbi­riyle uyumlu, biri diğerinden gelme bir nesil olarak seçilmiştir. Allah, kul­larının sözlerini işiten, kalplerinde olanı bilendir. [97]



35. Onlara hatırlat. Hani İmrân'm karısı Hanne bint-i Fâkût şöyle demişti: Rabbim! Kamımda taşıdı­ğım çocuğumu, sırf sana ibadet, itaat ve hizmet için adadım Adağımı kabul buyur. Şüphesiz sen duamı işiten, niyetimi bilen­sin[98]



36. Onu doğurduğunda üzülerek ve Özür dileyerek dedi ki: Ey Rabbim! Onu kız doğurdum. İbn abbas şöyle der: Adakta erkeklerden başkası kabul edilmediği için Hanne bu şekilde söyle­miştir. Allah, Meryem'i kabul etti ve şöyle buyurdu Bunu dese de demese de, onun ne doğurduğunu Allah daha iyi bilir. Senin istediğin erkek, sana verilen kız gibi değildir. Bilakis bu daha üstündür. Bu son iki cümle, mu'teriza olup, doğan çocuğun şanının yüceliği­ni, onunla ilgili önemli şeyleri, Onun ve oğlu Hz. isa'nın âlemler için büyük bir ibret oluşunu ifade eder. Bu söz, îmrân'm karısının sözle­rinin devamıdır. Aslı şöyledir: Onu ben kız doğurdum, adını da Meryem koydum, Onların dilinde Meryem kelimesi Allah'ın hizmetçisi ve ona ibâdet eden demektir. Onu ve Onun so­yundan gelenleri, kovulmuş Şeytan'm şerrinden senin korumana veriyorum. Yüce Allah, onun duasını kabul ederek şöyle buyurdu: [99]



37. Allah onu güzel bir şekilde kabul etti. İbn Abbas (r.a.) bunu şöyle açıklar: "Allah onu bahtiyar kimselerin yoluna sok­tu, Onu tam mânâsıyle kâmil bir şekilde terbiye etti ve sali-ha olarak yetiştirdi, Zekeriyya (a.s.)'yı onun bakımı ve fay­dasına olan şeyleri yapmakla görevlendirdi. Nihayet rüşd çağma gelince, Allah'a ibadet etmek üzere Mihrabta inzivaya çekildi. Zekeriyya (a.s.), onun ibadet yeri olan odasına her gir­diğinde, yanında yemek ve meyve bulurdu. Mücâhid der ki: Onun yanında, kış mevsiminde yaz meyvelerini, yaz mevsiminde kış meyvelerini bulurdu. Zekeriyya (a.s.) Ey Meryem! Bu sana nereden ? diye sor­du. Meryem: "O, Allah kalındandır" diye cevap verdi. Allah dilediğine, meşakkatsiz ve yorulmaksızın bol bol nzık verir. [100]



38. Zekeriyya Allah'ın, Meryem'e bu ikramım gör­düğü zaman, yalvarıp yakararak Rabbine şöyle dua etti: Rabbim! Katından bana salih ve mübarek bir çocuk ver dedi. Kendi­si çok yaşlı, karısı ise kısır bir ihtiyardı. Ey Rabbim! Sen, sana dua edenin duasını kabul edensin" diye yalvardı. [101]



39. Zekeriyya (a.s.) Mihrapta namaz kılarken Cebrâîl ona "Allah sana Yahya isminde bir çocuğu müjdeliyor" diye seslendi Yahya Allah'ın kelimesi olan îsâ (a.s.)'yı tasdik eden, onun peygamberliğine ina­nan, kavminin efendisi, iffet ve takvasından dolayı, şehevî arzularına karşı nefsini koruyan, gücü olduğu halde kadınlara yaklaşmayan biridir. Hz. îsâ (a.s.) babasız olarak, Allah'ın "ol" kelimesiyle yaratıldığı için ona "kelimetulîah" adı verildi. Bazı müfessirlerin, Hz. Yahya hakkında idi" yani iktidarsız idi sözleri bâtıldır. Bu vasıf peygamberler için caiz değildir. Çünkü bu bir eksiklik ve kusurdur. Halbuki âyet, övgü ve sena mevkiinde gelmiştir.[102] Yahya (a.s.) salih peygamberlerden bir peygamberdir. İbn Kesir şöyle der: Bu müjde, doğum müjdesinden sonra onun peygamberliğini bildiren ikinci bir müjdedir. Bu, öncekinden daha üs­tündür. Hz. Musa (a.s.)'nın annesine verilen müjde de böyledir. Nitekim "Kaygılanma, çünkü biz onu sana geri vereceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız[103] mealindeki âyette böyle bildirilmiştir[104]



40. Zekeriyya (a.s.) dedi ki: "Ey Rabbimiz! Nasıl bizim çocuğumuz olur? Ben ihtiyarladım, e-şim de kısırdır, doğum yapmaz. O zaman Zekeriyya (a.s.) 120 ,,eşi 98 yaşın­da idi. İhtiyarlık ve kısırlık, ikisinde bir araya gelmişti. Bu iki sebepten her biri, çocuk olmasına manidir. Allah buyurdu ki: İşte bu böyledir. Allah dilediğini yapar. Hiçbir şey onu âciz bırakamaz ve hiçbir şey ona ağır gelmez. [105]



41. Zekeriyya: Ey Rabbim! Eşimin hamile kaldığına dair bana bir alâmet ver. Allah buyurdu ki: Senin için âlemet, sağlıklı olduğun halde üç gün üç gece insanlarla, işaretten başka bir şekilde konu şamam andır. Bundan maksat şudur: Zeke­riyya (a.s.)'ya semavî bir engel gelip Allah'ın zikrinden başka bir şey söyle­mesine mani olmasıdır. Ancak, şükrân-i nimet olarak Allah'ı çok çok zikret. Zekeriyya (a.s.)'nm konuşması engellendi ama, Allah'ı zikir ve teşbih etmesi engellenmedi. Bu daha açık bir mu'cizedir. Sabah akşam teşbih et. Yani gündüzün başında ve sonunda "Subha-nallah" diyerek Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih et. Bir görüşe göre, bunun mânâsı: "Allah için namaz kıl" demektir. Taberi şöyle der: "Bu, sabah ak­şam ibadetle Rabbini tazim et" demektir. [106]



Edebî Sanatlar


1. cümleleri, mu'teriza cümle­lerdir. Doğan çocuğun, mevki ve derecesinin yükseliğini ifade ederler.

2. "Onu senin korumana veriyorum" Buradaki, muzâri sigası teceddüd ve devamlılık ifade eder.

3. Yüce Allah kız çocuğunun büyüyüp gelişmesini, ya­vaş yavaş gelişen ekine benzetti. Bu söz, istiâre-i tebeıyye yoluyla, bütün hallerinde ona faydalı olacak şeylerle çocuğu yetiştirmekten mecazdır.

4. Melekler ona seslendi. Burada-seslenen Cebrâîl (a.s.)'dir. Cebrâîl (a.s.) meleklerin reisi olduğundan, onun sânına tazim için topluluk ismi zikredildi.

5. Bu iki keume arasında tıbak sanatı vardır. Bu da edebî sanatlardandır. [107]



Faydalı Bilgiler


1. Rivayet olunduğuna göre tmrân'm eşi Hanne, kısır ve ihtiyar kadın­dı. Bir gün bir ağacın gölgesinde- otururken aniden yavrusunu besleyen bir kuş gördü. Keşke bir çocuğum olsa diye temennide bulunarak şöyle dedi : Allah'ım, bana bir çocuk verirsen, Onu, senin Beyt-i Mukaddesi'ne hizmetçi vermeyi ahdediyorum. Bu benim üzerime borç olsun." Hanne hamile kal­dıktan sonra kocası İmrân öldü. İşte, âyette geçen adamanın sırrı budur.[108]

2. Âyetinin tefsirinde İbn-i Kesir şöyle der: Bu âyet evliyanın kerametine delâlet eder. Bunun, hadiste de birçok benzeri vardır. İbn Kesir Cabir'den gelen bir senedle Cefne (çanak) kıssasını zikretti. Kıssanın özeti şudur: Hz. Peygamber (s.a.v.) günlerce aç kaldı. Sonra yemek istemek üzere kızı Fâtımetü'z-Zehrâ'nm yanma gitti. Onun yanında da bir şey yoktu. Komşusu ona iki yufka ekmek ile bir parça et gönderdi. Fâtıma bunları bir çanağa koydu. Sonra baktı ki çanak et ve ek­mekle dolmuş. [109]



42. Hani melekler demişlerdi: Ey Meryem! Allah seni seçti; seni tertemiz yarattı ve seni bütün dünya ka­dınlarına üstün kıldı.

43. Ey Meryem! Rabbine ibadet et; secdeye kapan, Rükû edenlerle beraber sen de rükû et.

44. Bunlar, bizim sana vahiy yoluyla bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem'i himayesine alacak diye kur'a çekmek üzere kalemlerini atarlarken sen onların yanında değildin.

45,46. Melekler demişlerdi ki: "Ey Meryem. Allah sana kendisinden bir Kelime'yi müjdeliyor. Adı, Mer­yem oğlu îsâ'dır. Mesih'dir; dünyada da, âbirette de iti­barlı ve Allah'ın kendisine yakın kıldıklarında ve salih kullarındandır. Beşikte iken de yetişkinlik halinde de insanlarla konuşur.

47. Meryem "Rabbim! dedi, bana bir erkek dokun­madığı halde nasıl çocuğum olur?" Allah şöyle buyurdu: İşte böyledir, Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmedin­ce sadece "Ol" der; o da oluverir.

48. "Allah O'na yazmayı, hikmeti, Tevrat'ı ve İn­cil'i öğretecektir.

49. O, İsrâîloğullanna bir elçi olacak (ve onlara şöyle diyecek:) Size Rabbinizden bir mu'cize getirdim: Size çamurdan bir kuş sureti yapar, ona üflerim ve Al­lah'ın izni ili o kuş oluverir. Yine Allah'ın izni ile körü ve alacalıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim. Ayrıca evleri­nizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanan kimseler iseniz, bunda sizin için bir ibret vardır.

50. Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmam için gönderildim. Size Rabbinizden bir mucize getirdim. O halde Allah'tan korkun, bana itaat edin.

51. Şüphesiz ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O'na kulluk edin. İşte bu, doğru yoldur."


Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Yüce Allah önceki âyetlerde, Hz. Yahya'nın, yaşlılığın son sınırına sarmış bir ihtiyar ile yaşlı kısır bir kadından dünyaya gelmesi kıssasını an­lattı. Bu hadise, tabiî olaylara göre, harikulade bir şeydi. Bunu takiben bun-jan daha harikulade olan başka bir olayı anlattı. Bu da Hz. îsâ (a.s.)'nm ba­basız olarak dünyaya gelmesidir ki öncekinden daha çok hayret vericidir. Bu kıssayı anlatmaktan maksat Hz. îâ'nm (a.s.) ilâhlığmı iddia eden Hıris-;iyatılan reddetmektir. Yüce Allah, Hz. îsâ'nın insan olduğunu göstermek için onun Hz. Meryem el-Betül'den doğduğunu bildirdi. Bunun ardından da 3nun risâlctine ve Allah'ın yardımıyla harikulade olaylar gösteren büyük peygamberlerden biri olduğuna, herhangi bir Rabblik vasfı taşımadığına işaret etmek için ona verdiği mucizeleri zikretmektedir. [110]



Kelimelerin İzahı


Enbâ, önemli haber mânâsına gelen nebe, kelimesinin çoğulu­dur.

Ona vahyediyoruz demektir. Vahy, mânâyı kalbe gizlice ulaştırmaktır.

Aklâm, kalem kelimesinin çoğuludur. Kalem ise, bilindiği *ibi, kendisiyle yazj yazılan bir alettir. Bazen, kur'a çekilen ollara da ka-em denilir ki, burada bu mânâyadır.

Mesih, sıddık ve faruk gibi, şeref ifade eden lakaplardan bir akaptır. Aslı, Tbranicede "Mübarek" mânâsına gelen "Meşiha" dır.[111]

Vech; şerefli, makamı ve değeri olan demektir. Vecahat, şeref /e değer manasınadır.

Mehd, çocuk yatağı, beşik demektir.

Kehl,orta yaşlı demektir.Orta yaşlı kadına da kehle denir : Anadan doğma kör demektir.

Ebras, alaca hastalığına yakalanmış kimseye denir. Alaca, ;ildde meydana gelen beyazlık ve şiddetli bir hastalıktır. [112]



Âyetlerin Tefsiri


42. Hatırla ki melekler, yani ebrâîl (a.s.) şöyle demişti: Ey Meryem! Allah, kadınlar arasından seni ;eçti ve özellikle sana ikramlarda bulundu. Seni kirlerden, pisliklerden te-nizledi ve Yahudilerin itham ettiği fahişelikten korudu. Seni, âlemlerdeki diğer kadınlara tercih etti ki, babasız asil bir ;ocuğu dünyaya getirme hususunda Allah'ın kudretinin tecelligâhi olasın. [113]



43. Ey Meryem! Allah'ın seni seçmesine karşılık bir şükür olarak, o'na ibadet ve itaat etmeye devam et. Namaz kılanlarla beraber, Allah için namaz kıl. [114]



44. Ey Muhammedi İşte bu sana anlattığı­mız Imrân'ın hanımının, kızı Meryem el-BetüTün, Zekeriyya ve Yahya (a.s)'ın kıssaları, sana vahyettiğimiz önemli gayb haberlerdendir. Daha önce sen onları bilmiyordun. On­ların herbiri Meryem'i kendi himaye ve korumasına almak gayesiyle, bir­birleriyle rekabet ettikleri ve çekiştikleri kur'a için oklarını attıkları zaman sen yanlarında değildin. Onlar, Meryem'in kefale­tini kim alacak diye, birbirleriyle çekiştiklerinde sen yanlarında değildin. Maksat, bu haberlerin, her şeyi bilen ve herşeyden haberdar olan Allah katından bir vahiy olduğunu bildirmektir....

Rivayet edildiğine göre Hanne bint-i İmrân Meryem'i doğurduğunda onu bir bez parçasına sararak mescite götürdü ve Yahudi âlimlerin yanma bıraktı. Bu âlimler Beyt-i Mâkdis'de, Ka'be haciplerinin yaptığına benzer vazifeler yürütürlerdi. Hanne onlara: "Bu adağı alın" dedi. Âlimler onu al­mak için birbirleriyle rekabet ettiler. Çünkü o liderlerinin kızıydı. Sonra kur'a çektiler. Kur'ada Zekeriyya (a.s.) kazandı ve onu himayesine aldı.[115] İbn Kesir şöyle der: Allah Meryem'in saadeti için Zekeriyya (a.s.)'nm ona kâfil olmasını takdir elti ki, Meryem ondan geniş bir ilim ve iyi amel öğrensin. [116]



45. Melekler dediler ki Ey Meryem! Allah, bir baba vasıtası olmadan, kendisinden bir kelime, yani kelimesiyle meydana gelecek bir çocuğu sana müjde Onun adı îsâ'dır, lakabı Mesih'tir, ba­basız doğduğuna dikkat çekmek için, annesine nisbetle Meryem oğlu îsâ denilmiştir. O dünyada da, âhirette de şereflidir, makamı ve değeri yüksek­tir. Allah'ın, kendisine yakın kıldığı kullardandır. [117]



46. O, konuşma çağı gelmeden önce, çocuk­ken ve olgun iken insanlara Allah'ın emrini söyleyecek. Zemahşeri şöyle der: "Bunun mânâsı şudur: Hz. îsâ, bu iki durumda da, yani çocukluk ve ol­gunluk durumlarında, çelişkisiz bir şekilde insanlara peygamber sözüyle konuşacak."56 Şüphesiz bu durum, büyük bir mu'cizedir, takva ve ıslah hususunda kemâle ermisterdendir. [118]



47. Meryem dedi ki: Rabbim!

Benim eşim yok nasıl çocuğum olabilir.? işte Allah'ın emri böyle büyüktür. Hiç bir şey O'nu âciz bırakamaz. O dilediğini yaratır. Ana-baba vasıtasıyle yarttığı gibi, vasıtasız da yaratır.

Bir şeyin olmasını istediğinde o şey gecikmeksizin ve sebebe ihtiyaç duymaksızın meydana gelir. Allah ona "ol" der, o da olur. [119]



48. Allah ona yazmayı, hikmeti yani söz ve amelde doğru davranmayı veya peygamberlerin sünnetlerini öğretecek, ona Tevrat ve İncil'i ezberletecektir. İbn Kesir: "îsâ, Tevrat'ı ve İncil'i ezberlemişti" der. [120]



49. Allah onu İsrâîloğulla-rına peygamber gönderecek. O onlara şöyle diyecek: Size, benim doğrulu­ğumu gösteren bir âyetle, yani Allah'ın bana verdiği mucizelerle geldim. İşte benim doğruluğumu gösteren mucize şudur Ben sizin için çamurdan bir kuş sureti yaparım. «us tâte Ona üflerim, Allah'ın izniyle kuş olur. İbn Kesir şöyle der: îsâ (s.a) böyle yapardı. Çamurdan kuş şekli yapar, sonra ona üfürür o da Allah'ın izniyle gözler önünde uçardı. İşte bu, Hz. îsâ'nm Allah tarafından peygamber ola-rar gönderildiğini gösteren, kendisine verilmiş bir mucizedir.[121] Bu birinci mu'cizedir. Ben Allah'ın izni. ile alaca hastalığına yakalan mış olanları iyileştirdiğim gibi, anadan doğma körlerin gözlerin de açarım. Bu da ikinci mucizedir Ben kendi gücümle değil de, Allah'ın dilemesi ve kudretiyle bazı ölüleri diriltirim. Hz. îsâ (a.s.) dört kişiyi diriltmiştir. Bunlar, kendi arkadaşı Azir, ihtiyar bir kadının oğlu, Aşir'in kızı ve Nuh oğlu Şam'dır. Kurtubî ve diğer müfessirler böyle açıkla­mışlardır. Burada, insanlar, Hz. îsâ'nm ulûhiyyet vasfı taşıdığı vehmine kapılmasın diye, "Allah'ın izniyle" sözü tekrar edilmiştir. Bu da üçüncü mucizedir, Ayrıca, evlerinizde ne yeyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Yani, sizin şüphe etmediğiniz, bana göre gaib olan hallerinizi size bildiririm. Hz. îsâ (a.s.), kişinin, evinde ne yediğini, ne biriktirdiğini kendisine söylerdi. İşte bu da dördüncü muci­zedir, Eğer siz Allah'ın âyetlerine inanıyorsanız, size getirdiğim bu mucizelerde, benim doğruluğumu gösteren apaçık bir delil vardır. Sonra Hz. îsâ (a.s.), Hz. Musa'nın peygamberliğini tasdik edici olarak geldiğini haber vererek şöyle der. [122]



50. Ben, Musa'nın peygamberliğini ve Tev­rat'ta getirdiklerini tasdik edici ve destekleyici olarak geldim. Ve Musa'nın şeriatında size haram kılman bazı şeyleri si­zin için helal kılacağım. İbn Kesir der ki: Burada Hz. îsâ'nm Tevrat'ın bazı hükümlerini kaldırdığına bir delil vardır. Sahîh olan da budur. Size, peygamberliğimin doğruluğuna şahit olacak bir delil getirdim. Buda Allah'ın bana verdiği mu'cizelerdir. Bu bölüm, konuyu pekiştirmek için tekrar edilmiştir İşte bütün bu mu'cizeleri gördükten sonra, Allah'tan korkun ve emrime itaat edin. [123]



51. ( Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz-dir. O'na kulluk hususunda hepimiz biriz. Şu halde ona kulluk edin. İşte bu doğru bir yoldur. Yani Allah'tan korkmak, O'na ibadet etmek ve birliğini ikrar etmek, şaşmayan dosdoğru bir yoldur. [124]



Edebî Sanatlar


1. Âyetinde melekler zikredildi fakat Cebrail kastedil­di. Bu, zikr-i küll irâde-i cüz (bütünü zikredip bir parçasının kastedilmesi) kabilindendir. Cüz'ün büyüklüğünü ifade eder. Bu sanata mecaz-ı mürsel denilir.

2. Burada lafızlarının tekrar edilmesinde itnâb sanatı vardır.

3. Bana hiçbir beşer dokunmadı. Cimâdan kinaye olarak hars, libas ve mübaşeret kelimeler kullanıldığı gibi, burada da aynı şekilde mess kelimesi kinaye edilmiştir.

4. âyetinde lafızları arasında, edebi sanatlardan tıbâk vardır.

Bu âyetlerin bir çok yerinde, hazif ve itnab sanatları vardır. Daha başka birçok edebi sanat vardır. Fakat biz sözü uzatmamak için onları açıklamakdan vazgeçtik. [125]



Faydalı Bilgiler


Yüce Allah, burada "Allah dilediğini yaratır"; Yahya (a.s.)'nm kıssa­sında ise "Allah dilediğini yapar" buyurdu. Bunun sırrı şudur: Hz. îsâ'nm ba­basız yaratılması, normal bir vasıta olmaksızın, yoktan icat ve yaratmadır. Dolasıyle "yaratma" kelimesinin kullanılması ona uygun düşmüştür. Öbü­ründe ise eşler mevcuttur.. Fakat ihtiyarlık ve kısırlık faktörleri, normal o-larak çocuğun meydana gelmesine manidir. Bunda da "yapma" fiilinin kul­lanılması uygun düşmüştür. Allah daha iyi bilir. [126]



Bir Uyarı


Bazı âlimler şöyle der: Allah'ın, Meryem'den başka bir kadını, is­miyle Kur'an'da zikretmem esinin hikmeti şudur: "Bu, Hristiy ani arın, onun Allah'ın eşi olduğuna inanmalarını örtülü bir şekilde reddetmeğe işarettir. Çünkü Yüce ve Ulu kimse, insanlar arasında eşinin isminin söylenmesini istemez, isa'nın babası olmaması itibariyle, onu Meryem'e nisbet etmek için, âyette buyrulmuştur.[127]



52. îsâ, onlardaki inkarcılığı sezince, "Allah yo­lunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?" dedi. Hava­riler, "Biz, Allah yolunun yardımcılarıyız; Allah'a inan dik, şahid ol ki bizler müslümanlanz." cevabını verdi­ler.

53. "Rabbimiz! İndirdiğine inandık ve Peygam-ber'e uyduk. Bizi şahitlerle birlikte yaz" dediler.

54. (Yahudiler) tuzak kurdular; Allah da onların tuzaklarını bozdu. Allah, tuzak kuranların hayırlısıdır.

55. Allah buyurmuştu ki: "Ey îsâ! Seni vefat etti­receğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr eden­lerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz bana o-lacak. İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim."

56. İnkâr edenler var ya, onları dünya ve âhirette şiddetli bir azaba çarptıracağım; onların hiç yardım­cıları da olmayacak.

57. İman edip iyi davranışlarda bulunanlara ge­lince, Allah onların mükafaatlarını eksiksiz verecektir. Allah zalimleri sevmez,

58. Bu söylenenleri biz sana âyetlerden ve hikmet dolu Kur'an'dan okuyoruz.

59. Allah nezdinde îsâ'mn durumu, Adem'in du­rumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona "Ol!" dedi ve oluverdi.

60. Gerçek, Rabbinizden gelendir. Öyle ise şüp­hecilerden olma,

61. Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konu­da çekişenlere de ki: "Geliniz, sizler ve bizler de dahil olmak üzere, siz kendi çocuklarınızı biz de kendi ço­cuklarımızı, siz kendi kadınlarınızı, biz de kendi ka­dınlarımızı çağıralım, sonra da dua edelim de Allah' dan yalancılar üzerine la'net dileyelim."

62. Şüphesiz bunlar doğru haberlerdir. Allah'tan başka ilah yoktur. Muhakkak ki Allah, evet O, mutlak güç ve hikmet sahibidir.

63. Eğer yine yüz çevirirlerse, şüphesiz Allah, bozguncuları hakkıyla bilendir.



Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Âyetler Meryem oğlu îsâ (a.s.)'ın kıssasını anlatmaya devam ediyor. Yüce Allah önceki âyetlerde Hz. Meryem'e Hz. îsâ (a.s.)'yı müjdeledi, da­ha sonra da mucizelerini anlattı. Bu mucizelerin hepsi onun peygamber­liğini gösteren apaçık delillerdir. Allah'n ona verdiği bütün bu mucize ve delillere rağmen, İsrâîloğullarmın çoğu ona inanmadılar. Allah'ın düşmanı Yahudiler onu öldürmeye niyet ettiler. Fakat Allah O'nu onların şerrinden kurtararak göğe kaldırdı. [128]



Kelimelerin İzahı


Bildi ve hakikatim anladı demektir. Bu kelime, beş duyu or­ganından birisiyle anlamak mânâsına gelen ihsas mastarından fiil-i mazi­dir.

Havârîyyun, Havârî kelimesinin çoğuludur. Havârî, temiz ve seçkin kişi demektir. Renkleri saf ve beyaz olduğu için şehirli kadınlara da havârîyyat denir. Şâir şöy der:

Şehirli kadınlara söyle bizden başkalarına ağlasınlar. Bize, uluyan köpeklerden başkası ağlamasın.

Havârîler, Rasulullah (s.a.v.)'m Ashabı gibi, Hz. îsâ (a.s.)'nm tabileri-dir. Kalpleri saf, içleri temiz olduğu için bu ismi almışlardır.

Mekr, tuzak demektir. Asıl mânâsı, gizlice fesat çıkartmaya çalışmaktır. Zeccâc şöyle der: Gece karardığı zaman, denir. Allah'ın tuzak kurması kullarına mühlet verip, bilmedikleri bir taraf­tan onları yakalamasıdır. Ferrâ'dan ve başkalarından böyle nakledilmiştir.

Yalvararak dua edelim demektir. Ibtihal, aslında, la'nette dua etmeğe çalışmaktır, la'net demektir. [129]


Nüzul Sebebi


Necran'dan gelen Hıristiyan heyeti, Hz. îsâ (a.s.) hakkında Rasulullah (s.a.v.) ile mücadele ettiklerinde ona dediler ki: "Sahibimize niçin sövü­yorsun?" Rasulullah (s.a.v.) "Ne diyorum?" diye sordu. Onlar: "Mesih'in kul olduğunu söylüyorsun." dediler. Rasullullah (s.a.v.): "Evet, o, Allah'ın kulu ve elçisidir. O, Allah'ın, bakire Meryem'e ulaştırdığı kelimesidir." dedi. Buna çok kızdılar ve dediler ki: "Sen hiç, babasız bir insan gördün mü? Eğer.doğru söylüyorsan bunun bir benzerini bize göster." Bunun üzerine Yüce Allah, .al ivayete göre Rasulul­lah (s.a.v.) onları İslama davet ettiğinde: "Biz, senden önce de müslüman idik" dediler. Rasulullah (s.a.v.) yalan söylüyorsunuz. Üç şey sizin müslü­man olmadığınızı gösteriyor. Bunlar: "Allah kendine çocuk edindi" demeniz: "domuz eti yemeniz" ve "haça secde etmeniz"dir." dedi. Hıristiyan­lar: "Pekİ onun babası kimdir?" diye sordular. Bunun üzerine Yüce Allah: âyetlerini indirdi. Âyetler inince, Rasu­lullah (s.a.v.) onları mübahele (la'netleşme)'ye çağırdı. Hıristiyanlar birbir­lerine: "Eğer bunu yaparsanız, vadi sizin için ateş olur." dediler. Sonra Ra­sulullah (s.a.v.)'a "başka bir teklifin yok mu ?" diye sordular. Rasulullah (s.a.v.): "Ya müslüman olursunuz, ya cizye verirsiniz veya savaşırız" dedi. Onlar da cizyeyi kabul ettiler.[130]


Âyetlerin Tefsiri


52. İsa (a.s.) Yahudilerin küfürde ısrar, dalâlette devam ettiklerini ve kendisini Öldürmek istedikle­rini anlayınca: "Allah'a çağırma hususunda bana yardımcı olacaklar kim­lerdir?" dedi. Mücahid'e göre bu, "Allah yolunda bana kim tabi olacak?" manasınadır. Havârîler yani ona inanan temiz mü'minler, dediler ki: "Allah'ın dininin yardımcıları biziz Biz Allah'a inandık, senin bize getirdiğini tasdik ettik. Sen şehit ol, biz senin risaletine uyacak ve samimiyetle sana yardım edeceğiz. [131]



53. Ey Rabbimiz! İndirdi­ğin âyetlerine inandık, peygamberin îsâ'ya uyduk, bizi, birliğine ve pey­gamberinin doğruluğuna şahitlik edenlerle birlikte yaz. Daha sonra Yüce Allah, Hz. îsâ'yı öldürmek için tuzak kuran Yahudiler hakkında bilgi vere­rek şöyle buyurdu : [132]



54. Onlar tuzak kurdular. Allah da onlara tuzak kurdu. Yani onlar Hz. îsâ'yı öldürmek istediler. Allah da onların şerrinden onu ko­rudu ve hiçbir eziyete maruz kalmadan göğe kaldırdı. Allah, hainlik eden Yahuza'yi Hz. îsâ'ya benzetti. Burada müşâkelet[133] olsun diye Allah'ın yap­tığına mekr denilmiştir. Bunun içindir ki Yüce Allah buyurmuştur. Yani Allah onlardan daha sağlam tuzak kurar. Onları kendi kazdık­ları kuyuya düşürür. Rasulullah (s.a.v.) şöyle dua etmiştir:. Allah'ım! Benim lehime tuzak kur, aleyhime kurma, [134]



55. Hani Allah îsâ'ya: "Ey îsâ! Seni göğe kaldıracağım, sonra da ecelin geldiğinde seni öldüreceğim," demişti. Yüce Allah'ın böyle demesinden maksat, onu, Yahudilerin elinden kurtara­cağını ve kendisine hiçbir eziyet edilmeden, sağ salim göklere kaldı­racağını müjdelemektir. Katâde şöyle der: Burada takdim tehir vardır. Tak­diri şöyledirl "Seni kendime kaldıracağım. Daha sonra da öldüreceğim[135] Bunu Taberî nakletti ve şöyle dedi. Başkalarına göre, bu âyelin mânâsı şöyledir: Hatırla ki Allah şöyle demisti: "Ey İsa! Seni bana kaldıracağım ve seni kâfirlerden kurtaracağım. Seni dünyaya in­dirdikten sonra da öldüreceğim. Seni, öldürmek is­teyenlerin şeninden koruyacağız, Hasan-ı Basrî şöyle der: Allah onu Ya­hudi, Hıristiyan, Mecusî ve kendi kavminin kâfirlerinden korudu. Sana uyup iman edenleri, kıyamete ka­dar, senin peygamberliğini inkâr edenlere ve mü'minlere düşmanlık eden­lere üstün kılacağız. Celaleyn Tefsiri yazarı şöyle der: "Müslü­man ve Hıristiyanlardan, senin peygamberliğini tasdik edenler" demektir. y Cümlesindeki kâfirlerden maksat ise, Yahudilerdir. Mü'minler onlara hüccet ve kılıçla üstün gelirler. 9 Sonra dönüşünüz banadır, îsâ (a.s.) ile ilgili olarak düştü -ğünüz ihtilaflarda hepinizin arasında hak ile hükmedeceğim. [136]



56. Senin peygamber­liğini inkâr eden ve senin dinine aykırı davranan kâfirlere gelince, kuşkusuz. ben onları dünyada öldürme ve sürgün etme; âhirette de cehennem ateşine atmakla şiddetli bir şekilde cezalandıracağım. Oks Onlar için. kendilerini Allah'ın azabından koruyacak yardımcılar yoktur. [137]



57. İman edenlere gelince, Al­lah onların salib amellerinin karşılığını eksiksiz olarak tam bir şekilde ve­recektir. Allah, zâlim olanları sevmez. Öyleyse, kullarına nasıl zulmeder?... [138]



58. Ey Muhammedi Sana anlattığı­mız bu haberler, muhkem Kur'an-t Kerim'in âyeti erindendir. Ona, önünden de ardından da bâtıl gelemez. [139]



59. Babasız yaratılan îsâ'nın durumu, Allah katında Adem'in durumu gibidir. Babasız dünyaya gelme hususunda îsâ (a.s.) tektir. Allah Âdem'i topraktan anasız- ba­basız yarattı. Sonra ona "ol" dedi, o da oldu. îsanm durumu Âdem'in duru-mur.dan daha harikulade değildir. [140]



60. İşte Tsâ(a.s.) hakkında doğru söz bu­dur. Sakın şüpheye düşenlerden olma. [141]



61. Sana bu ilim gelip de, hak apaçık ortaya çıktıktan sonra, kim îsâ hakkında seninle cedellleşirse De ki : Gelin, toplanalım, başta kendimiz olmak üzere hepimiz oğullarımızı, hanımlarımızı, başta kendi­miz olmak üzere la'netleşmeye çağıralım. Sonra da dua ederek, Allah'tan yalancılar üzerine la'net dileyelim. Yani Allah'a yalvarıp: "Ey Allah'ım! îsâ hakkkmda hangimiz yalan söylüyorsa ona la'net et diyelim." Müslim'in Sahihinde rivayet edildiğine göre, bu âyet inince Rasulullah (s.a.v.) Hz. Fatma ve onun oğulları Hasan ile Hüseyin'i çağırarak: "Allah'ım! Bunlar benim aile efradımdır." dedi.[142] Rasulullah (s.a.v.) Hıristiyanları la'netleşmeye çağırdığında, onlar bundan kaçındılar ve cizye vermeyi kabul ettiler. Rivayet edildiğine göre İbn Abbas (s.a) şöy­le demiştir. "Rasulullah (s.a.v.) ile la'netleşmeye çıksalardı, malsız ve ço­luk çocuksuz dönerlerdi." Ebu Hayyan şöyle der: "Hristiyanlarm, Rasulul­lah (s.a.v.) 'in doğruluğunu bildikleri için onunla la'netleşmeyi terketmele-.ri, Rasulullah (s.a.v. )'ın hak peygamber olduğunun en büyük şahididir.[143]



62.Ey Muhammedi îsâ'nın'durumu hakkında sana anlattığımız bu sıssa, şüphesiz bir gerçektir. Allah'tan başka hiç bir ilâh yoktur. Bu âyet, Hıristiyanların teslis inancım reddeder. Şüphesiz Yüce Allah, mülkünde azîz, yaptıklarında hikmet sahibidir. [144]



63. Eğer, Allah'n birliğini ikrardan yüz çe­virirlerse, şüphesiz onlar bozguncudurlar, Allah onları bilir. Allah onları en kötü bir şekilde cezalandıracaktır. [145]



Edebî Sanatlar


1. Ebu Hayyan şöyle der: Burada istiare vardır. Çünkü küfür, duyu organlanyle hissedilmez. Ancak ilim ve zihin yoluyla bilinir. Burada "his"sin zikredilmesi istiare kabiÜndendir.

2. lafızları arasında iştikak ci­nası vardır. Bu, müşâkele kâbilindendir.

3. Burada mütekellim zamirinden gaip zamirine dönüş, yani iltifat sanatı vardır. Bu, fesahatta çeşitleme ifade eder.

4. Rab kelimesinin Rasule ait zamire izafeti, onu şereflen­dirmek içindir.

5. Sakın şüpheye düşenlerden olma. Bu ifadede, Pey­gamber (s.a.v.)'in îsâ (a.s.) hakkında ki inancını daha da pekiştirmek için bir teşvik ve tahrik vardır. Ebussuûd böyle söylemiştir. [146]



Bir Nükte


Ebu Hayyan şöyle der: Bir adam Cüneyd'e: "Allah, başkasını tuzak kuruyor diye ayıpladığı halde, bu fiile, kendisi için nasıl razı oldu? diye sordu. Cüneyd: Senin sorduğunu bilmiyorum. Fakat Zahran'b Ulan kışı bana şu şiiri okudu:

Benim nezdim de, senden başkasının yaptığı çirkin görülür. Onu sen yaparsan, senin yaptığın güzel olur.

Sonra adama: "Anladınsa, cevabını verdim" dedi.[147]



64. De ki: Ey Ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah'tan başkasına tapmayalım; O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştirmasm. Eğer on­lar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman, "Şahit olun ki biz müslümamz." deyiniz.

65. Ey Ehl-i kitap! İbrahim hakkında niçin çeki­şirsiniz? Halbuki Tevrat ve İncil, kesinlikle ondan son­ra indirildi. Siz hiç düşünmez misiniz?

66. İşte siz böyle kimselersiniz. Hadi hakkında bilgi sahibi olduğunuz konuda tartıştınız; fakat bilgi sa­hibi olmadığınız konu da niçin tartışıyorsunuz. Oysa ki Allah, her şeyi bilir; siz bilmezsiniz,

67. İbrahim, ne Yahudi, ne de Hıristiyan idi; fakat o, Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir müslüman idi; müş­riklerden de değildi.

68. İnsanların İbrahim'e en yakın olanı, ona uyan­lar, şu Peygamber (Muhammed) ve ona iman edenler­dir. Allah mü'minlerin dostudur.

69. Ehl-i kitaptan bir kısmı sizi saptırmak ister. Oysa onlar, sadece kendilerini saptırırlar da farkına bile varmazlar.

70. Ey Ehl-i kitap! görüp bildiğiniz halde niçin Al­lah'ın âyetlerini inkâr edersiniz?

71. Ey Ehl-İ kitap! Neden doğruyu eğriye karış­tırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz?

72. Ehl-i kitaptan bir gurup, "Mü'minlere indiril­miş olana sabahleyin inanıp akaşamleyin inkâr edin. Belki onlar (böylece dinlerinden) dönerler." dedi.

73. "Sizin dininize uyanlardan başka hiçbir kim­seye inanmayın." dediler. De ki: "Doğru yol ancak Al­lah'ın yoludur." (Onlar kendi aralarında) "Bir kim­seye size verilenin benzeri verilecek, yahut Rabbinizin huzurunda sizin aleyhinize deliller getirecekler diye (onlara inanmayın)" dediler. De ki: Lütuf ve ihsan Al­lah'ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah'ın rahmeti geniştir ve O herşeyi hakkıyla bilir.

74. Rahmetini dilediğine ayırır. Allah üstün lütuf sahibidir.



Âyetlerin Önceki Âyetlerle Münasebeti


Kur'an-ı Kerim önceki âyetlerde Hıristiyanlara karşı delil getirip on­ların Hz. İsa'nın ilâhlığı hakkında ki iddialarını boşa çıkardıktan sonra, bu­rada Yahudi ve Hıristiyanlar! tevhide ve peygamberlerin atası Hz. İbra­him'e uymaya çağırmaktadır. Çünkü İbrahim (a.s.)'in yüce Hanif dini, İslam dininden başka bir şey değildir. O, bu grupların iddia ettiği gibi ne Yahudi idi ne de Hıristiyan. Daha sonra Yüce Allah, insanların İbrahim (a.s.)'e in­tisaba en layık olanının Hz. Muhammed (a.s.) ve ümmeti olduğunu açık­ladı. [148]



Kelimelerin İzahı


Sevâ; eşitlik, denklik ve adalet demektir. Ebu Ubeyde der ki : Araplar bu kelimeyi şöyle kullanırlar: Seni adalet ve insafa çağırdı. Onu kabul et. Şâir Züheyr şöyle der:

Bana Öyle bir şey gösterin ki, onda zulüm bulunmasın. O konuda aramızda adaletle muamele edilsin Evlâ, daha lâyık demektir. İstedi, temenni etti manasınadır.

Karıştırıyorsunuz demektir. Bu kelimenin masdan olan "lebs" karıştırmak manasınadır. Bir kimse bir meseleyi anlayamaz da ka-nştırırsa denir.

Sabahleyin demektir. Önce, gündüzün ilk vakitleri ile yüz yüze gelindiği için, bu vakte , gündüzün yüzü mânâsına gelen ve denilmiştir.

Şâir şöyle der:

Kim Mâlik'in öldürülmesine sevinirse, artık sabahın ilk vakitlerinde karılarımıza gelsin.[149]



Nuzûl Sebebi


İbn Abbas (r.a.)'tan rivayet edildiğine göre Yahudi âlimleri ile Nec-ran Hıristiyanları Rasulullah (s.a.v.)'m huzurunda toplandı ve İbrahim (a.s.) hakkında tartıştılar. Yahudiler: "İbrahim, ancak bir Yahudi idi"; Hıris­tiyanlar da: "O, ancak bir Hıristiyandı" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah: "İbrahim ne Yahudi idi, ne de Hıristiyan. Fakat o, Allah'ı bir tanıyan dost-doğru bir müslüman idi" mealindeki âyeti indirdi.[150]



Âyetlerin Tefsiri


64. Onlara de ki: "Ey Yahu­di ve Hıristiyan topluluğu! Geliniz, birbirimize insaf edeceğimiz âdil ve doğru bir sözde birleşelim. Geliniz, Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim. Sadece ona iba­det edelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp da birbiri­mizi ilâhlaştırmayalım. Yani Yahudilerin Uzeyr (a.s.)'e, Hıristiyanların da İsa (a.s.)'ya ibadet ettikleri gibi, kimimiz kimimize ibadet etmesin. Yahudi ve Hıristiyan âlimlerinin kendiliklerinden helâl ve haram kıldıkları husus­larda onlara itaat edenler gibi olmayalım." Rivayete göre bu âyet inince Adiy b. Hatim dedi ki: "Ya Rasulallah! Biz âlimlerimize ibadet etmiyor­duk ki...." Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:: "Onlar size bazı şeyleri helâl, bazılarını da haram kılmıyorlar mıydı. Siz de onların sözlerine uymuyor muydunuz?" Adiy, "Evet" dedi. Rasulullah (s.a.v.): "İşte bu, onlara ibadet demektir." buyurdu Eğer tevbidden yüz çevirir ve bu âdil daveti kabul etmezlerse, deyiniz ki: "Ey Ehl-i kitap! Siz şahid olun, biz tevhidi kabul eden müslümanlarız. Allah'ın birliğini ikrar edenler ve sırf o'na ibadet edenleriz. [151]



65. Ey Yahudi ve Hıristiyan topluluğu.! Niçin İbrahim hakkında tartışıyor, cedelleşiyor ve O'nun sizin dininiz üzerine olduğunu iddia ediyorsunuz? Halbuki Tevrat da, İncil de ondan sonra indirildi. Yani Yahudilik de, Hıristiyanlık da ondan birçok asır sonra meydana çıkmıştır. Bu durumda o, nasıl bu din­lere mensup olur? Sözünüzün batıl olduğuna aklınız ermiyor mu? İbrahim (a.s.) ile Musa (a.s.) arasında bin sene, Musa (a.s.) ile îsâ (a.s.) arasında ise ikibin sene vardır. Aklı olan nasıl böyle bir iddiada bulunur? Bu soru, kınamak içindir. [152]



66. Ey Yahudi ve Hıristiyan topluluğu! Hadi hakkında bilgi sahibi olduğunuz konuda tartıştınız. Yani, Hz. İsa (a.s.) zamanında yaşamıştınız. Onun hakkında cedelleştiniz, münakaşa ettiniz, ve çeşitli iddialarda bulundunuz. Peki İbrahim (a,s.) ve onun dini hakkında bilginiz olmadığı halde niçin mücadele ve münakaşa ediyor ve onun Yahudi ve Hıristiyan olduğunu iddia ediyorsunuz? Bu yaptığınız, aptallık ve beyinsizlik değil mi? İbrahim hakkında doğruyu Allah bilir, siz bilmezsiniz. Ebu Hayyan şöyle der: Bu âyet onların, bilmedikleri şeyi dinlemeleri için bir çağrıdır. Nite­kim, sen, birisine bilmediği bir şeyi haber vermek istediğinde, ona "Dinle, ben, senin bilmediğin bir şeyi biliyorum" dersin.[153]

Sonra Yüce Allah, onların, İbrahim (a.s.) hakkındaki iddialarını yalanlıyarak şöyle buyurur. [154]



67. İbrahim ne Yahudiliğe, ne de Hıris­tiyanlığa mensuptu. Çünkü Yahudilik Hz. Musa'nın şeriatından tahrif edil­miş bir dindir. Hıristiyanlık da, Hz. İsa'nın şeriatın dan tahrif edilmiş bir dindir. 3 Fakat o, bütün batıl dinlerden uzak, hak dine mensup dosdoğru bir müslümandı O müslümandı, müşrik değildi. Burada Hıristiyan ve Yahudilerin müşrik olduklarına bir ta'riz var­dır. Çünkü Yahudiler: "Üzeyr Allah'ın oğludur" Hıristiyanlar da: "îsâ, Alla­h'ın oğludur" diyorlardı. Bu âyet aynı zamanda, İbrahim (a.s.)'m dinine men-sub olduklarına dair müşriklerin iddialarını da reddeder. [155]



68. İnsanların İbrahim'e intisap etmeye en layık olanı, onun zamanında onun emrine uyan, o'na itaat eden ve tabi olanlardır. Ondan sonra da, bu peygamber yani Mu-hammed (s.a.v.) ve ümmeti olan mü'minlerdir. "Biz İbrahim'in dinine men­subuz" demeye siz değil onlar layıktır. Allah mü'minlerin ko­ruyucusu ve yardımcısıdır. Yahudiler, sahabeden bazılarını Yahudiliğe ça­ğırınca şu âyet nazil oldu, [156]



69. Kıskançlık ve taşkınlıklarından dolayı Ehl-i kitaptan bir grup, sizi kendi dinlerine döndürerek dalalete dü­şürmek istiyorlar. Onlar kendilerinden baş­kasını dalalete düşüremezler. Bunun vebali kendilerinden başkasına ait de­ğildir. Yaptıklarına karşılık onları azabı kat kat olacaktır. Fakat, kendile­rinden başkasını'Saptıramıyacaklarının farkında değildirler.

Sonra Kur'an, bu çirkin fiillerinden dolayı onları kınadı ve şöyle dedi. [157]



70. Ey Ehl-i kitaP! Muhammed (s.a.v.)'e indirilen kitabın hak olduğunu bildiğiniz halde, Allah'ın âyetlerini niçin inkâr edersiniz. [158]



71. Ey Ehl-i kitap! Şüpheye düşürerek, tahrif ederek, değiştirerek hak ile bâtılı niçin bir­birine karıştırıyor ve Hz. Muhammed (s.a.v.)'in kitabınızda mevcut olan vasıflarını, bile bile niçin gizliyorsunuz? Daha sonra Yüce Allah onların hile ve pisliklerinin bir başka türünü anlattı: Onlar, İslam dini hakkında in­sanları kuşkuya düşürmek için sabahleyin İslamı kabul etmiş görünüyor, akşamleyin de döndüklerini bildiriyorlardı. Bu durumu Yüce Allah şöyle açıklar: [159]



72. Ehl-i kitaptan bir grup, "mü'minlere indirilmiş olana sabahleyin inanıp akşamleyin inkâr edin" dedi.

İbn Kesir şöyle der: Bu, onların bir tuzağıdır. Bununla, imanı kemale ermemiş kimseleri dinleri hakkında şüpheye düşürmek istiyorlardı. Yahudiler aralarında istişare edip, sabahleyin iman etmiş görünmeye, müslüman-larla namaz kılmaya, akşamleyin de dinlerinden dönmeye karar verdiler ki, cahil insanlar, onların, mü s lü m anların dininde bir ayıp ve suç gördükleri için İslamdan döndükleri kanaatine varsınlar.[160]

Böyle yaparsanız, muhtemel ki onlar dinleri hakkında şüpheye düşer ve ondan dönerler. [161]



73. Bu bölüm, Yahudilerin sözlerinin devamı olup Yüce Allah onlardan nakletmiştir. Mânâsı şöyledir: Sizin dininize in­ananlardan başka hiçbir kimseyi tasdik etmeyiniz. Ona güvenip sırrınızı açmayınız. Ji Ey Muhammed! Onlara de ki: Hidâyet sizin elinizde değildir. Hidâyet, ancak Allah'ın hidâyetidir. Allah, mü'minleri hidâyete erdirdiği gibi, dilediğine iman nasip eder ve onu iman üzere sabit kılar. Bu cümle, ara cümlesidir. Bu ara cümlesinden sonra Yüce Allah Ya­hudilerin sözlerinin kalan kısmını zikrederek buyurur ki: "Bir kimseye size verilen (kitab)'m benzeri verile­cek, yahut Rabbinizin huzurunda sizin aleyhinizde deliller getirecekler di­ye endişe edip de onlara inanmayın" dediler. Yani, Yahudiler birbirlerine dediler ki: Sizin dininize tabi olandan başkasını sakın tasdik etmeyin. Pey­gamberlik iddiasında bulunan kimseye bakın. Eğer sizin dininize uyuyorsa onu tasdik edin, aksi halde yalanlayın. Sizin dininize tabi olmayan herhan­gi bir kimsenin peygamberliğini sakın ikrar ve itiraf etmeyin. Bir kimseye size verilenin bir benzeri verilecek ve Rabbinizin huzurunda onunla size karşı deliller getirecekler diye korkup da herhangi birinin peygamberliğini sakın kabul etmeyesiniz. Muhammed (s.a.v.)'in peygamberliğini ikrar edip de dinine girmezseniz, bu, kıyamet gününde sizin aleyhinize delil olur. On­ların bundan maksadı, Rasulullah (s.a.v.)'ın peygamberliğini inkâr etmektir. Ey Muhammed! Onlara de ki: Peygamberlik meselesi size bırakılmış bir şey değildir. O, ancak Allah'ın elindedir. Lütuf ve iyilik, hepsi Allah'ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah'ın rahmeti geniş, nimeti bol, ihsanı çoktur. Bunlara kimin ehil olduğunu o pek iyi bilir. [162]



74. Allah, rahmetini yani peygamberliği dile­diğine verir. Allah'ın lütfü boldur; kimse onun lütfunu sınırlayamaz, dilediğine vermesine engel olamaz. [163]



Edebî Sanatlar


Bu âyetlerde birçok edebî sanat vardır. Bunlar:

1. İfadesinde mecaz vardır. Zira çoğul için müfret kelime kul­lanılmıştır.

2. Kelimesinde teşbih vardır. Zira Ehl-i kitab'ın, bazı haram şeyleri helal kılan din alimleri, ibadete lâyık olan Allah'a benzetilmişler­dir.

3. ifadesinde tıbak sanatı vardır.

4. İfadesinde tam cinas vardır. Kelimeleri arasında iştikak cinası vardır. Ayrıca bir çok yerde tekrarlar ve hazifler vardır.[164]



Faydalı Bilgiler


Rasulullah (s.a.v.), Rum Meliki Hirakl'e bir mektup yazarak Onu İslama davet etti. Mektuba, sadece bir olan Allah'a samimiyetle ibadet et­meye davet eden bir âyeM kerimeyi ilave ederek, davasında haklı olduğuna şahit getirdi. Bu mektubun, Sahih-i Müslim'deki metninin tercemesi şudur:

"Bismillahirrahmanirrahîm. Allah'ın Rasulü Muhammed'den, Rum'un büyüğü Hirakl'e. Selam, doğru yola girenlere olsun. İmdi, Ben seni İslama çağırıyorum. Müslüman ol ki, selamete eresin. İslama girersen, Allah sana ecrini iki kat verir. Eğer yüz çevirirsen, halkının vebal ve günahı, senin üzerinedir. "Ey Ehl-i kitap! Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin: Yalnızca Allah'a ibadet edelim. O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım. Allah'ı bırakıp da, birimiz diğerini ilâh edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse: "Şahid olun, biz müslümanlarız" deyin.[165]



75. Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet bıraksan, onu sana noksansız iade eder. Fa­kat öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan onu sana iade etmez. Bu da onların, "Ümmilere karşı yaptıklarımızdan dolayı bize vebal yoktur." demelerindendir. Allah adına bile bile yalan söylüyorlar.

76. Hayır! Her kim sözünü yerine getirir ve kötü­lükten sakınırsa bilsin ki Allah sakınanları sever.

77. Allah'a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların âhi-rette bir payı yoktur. Allah, kıyamet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.

78. Ehl-i kitaptan bir gurup, okuduklarını kitap­tan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip büker­ler. Halbuki okudukları Kitap'tan değildir. Söyledik­leri Allah katından olmadığı halde "Bu Allah kalından­dır. " derler. Onlar bile bile Allah'a iftira ediyorlar.

79. Hiçbir insanın, Allah'ın kendisine Kitap, hik­met ve peygamberlik vermesinden sonra insanlara: "Allah'ı bırakıp bana kul olun." demesi mümkün de­ğildir.. Bilakis (şöyle demesi gerekir): Rabbani kullar olunuz. Çünkü siz Kitabı okuyor ve öğretiyorsunuz.

80. Ve size "Melekleri ve peygamberleri ilâhlar edinin." diye de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra hiç size kafirliği emreder mi?



Bu Ayetlerin Öncekilerle Münasebeti


Yüce Allah, Önceki âyetlerde Ehl-i kitabın çirkin davranışlarını; tabi­atlarında bulunan hile, desise ve kötülükleri anlattı. Bu âyetlerde ise, özellikle Yahudilerin bazı vasıflarını belirterek onların dinî ve malî hain­liklerini anlatmaktadır. Zira onlar, Allah'ın kelamını tahrif etmek ve hak­sız yere İnsanların mallarını yemeği helal saymakla Allah'a ve insanlara hainlik ettiler. [166]



Kelimelerin İzahı


Kıntar, daha önce geçtiği gibi çok mal demektir. : Başından hiç ayrılmayan devamlı isteyen demektir. Ümmiyyîn. Bundan maksat Araplardır. Ümmî'nin asıl mânâsı, "okuması yazması olmayan" demektir. Araplar böyleydi.

Eğip bükerler. Bu kelime, "bükmek, eğmek" mânâlarına gelen JJI kelimesinden türemiştir. Bir kimse, birisinin elini büktüğü zaman der. Burada maksat, kitabın âyetlerini bırakıp tahrif edilmiş ibarelere yöneltmek için dillerini bükmeleridir.

Onların, Allah'ın rahmetinden bir nasibi yoktur, demektir.

Rabbaniyyîn, Rabbe mensup mânâsına gelen rabbânî kelimesi­nin çoğuludur. Taberî şöyle der: demek, hakîm ve alîm olun de­mektir.[167]


Nuzûl Sebebi


Eş'as b. Kays'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Benimle bir Yahudi arasında bir arazi vardı. Yahudi, benim hissemi inkâr etti. Onu Rasulullah (s.a.v.)'a götürdüm. Rasulullah (s.a.v.) bana: "Bir delilin var mı?" diye sor­du. "Hayır" dedim. Rasulullah (s.a.v.) Yahudiye: "Yemin et" dedi. Ben : "Bu takdir de o yemin eder ve benim malımı alır" dedim. Bunun üzerine Yüce Allah: "Allah'a verdikleri sözü ve yeminlerini, az bir paraya satanlar var ya....[168] âyetini indirdi. [169]



Âyetlerin Tefsiri


75. Ehl-i kitap'tan, yani Yahudi­lerden öyleleri vardır ki, ona birçok mal emanet bıraksan, güvenilir bir kişi olduğu için sana emanetini verir.. Nitekim Abdullah b. Selâm'a Kureyşli birisi bin ukıyye altın emanet bırakmış; o, bu emaneti ona aynen iade etmişti. Onlardan öyleleleri de vardır ki, emanete hiyanetinden dolayı ona bir dinar dahi ema­net edilmez. Eğer bir dinar emanet bıraksan, başına dikilip devamlı istem­edikçe asla geri vermez. Nitekim, Fenhâs b. Âzûrâ'ya Kureyşli birisi bir di­nar emanet bırakmış, fakat o bunu inkâr etmişti Onların böyle yapmalarının sebebi: "Ümmilere karşı bize bir so­rumluluk yoktur" demeleridir. Yani, onları bu şekilde emanete hıyanet et­meye sevkeden şey, Allah'ın, Arapların mallarını onlara mubah kıldığını iddia etmeleriydi. Rivayet edildiğine göre Yahudiler şöyle derlerdi: "Biz, Allah'ın oğulları ve dostlarıyız. Diğer insanlar bizim kölemizdir. Biz kölelerimizin mallarını yersek, kimse bize bir sorumluluk yükleyemez" Bir rivayete göre de şöyle derlerdi: "Allah bize dinimize uymayanların malını yemeyi mubah kıldı Yalancı ve iftiracı ol­duklarını bildikleri halde, bu şekilde iddialarda bulunarak Allah'a karşı ya­lan söylüyorlar. Rivayet olunduğuna göre onlar: "Ümmîler (Araplar) için bize bir sorumluluk yoktur" dediklerinde, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu : Allah'ın düşmanları yalan söylüyorlar. Câhiliyye'den kalma ne varsa, hepsi şu iki ayağımın altındadır. Sadece, o devirden kalan emanet hariç. İyiye de, kötüye de emaneti verilecektir.[170]



76. Hayır, her kim sözünü ye­rine getirir ve kötülükten sakınırsa, bilsin ki Allah sakınanları sever. Yani gerçek onların iddia ettiği gibi değildir. Bilakis bu hususta onların üzerine büyük bir günah vardır. Fakat onlardan kim, emaneti sahibine verir, Muhammed'e (s.a.v.) iman eder Allah'tan korkar ve haramlarından sakınırsa Allah onu sever ve ona ikramda bulunur. [171]



77. ( Muharnmed (s.a.v.)'i tasdik etmek hususunda Allah'a verdikleri sözü ve ettikleri yalan yeminleri, dün­yanın geçici değersiz malı ile değiştirenler var ya, İşte âhirette Allah'ın rahmetinden onların payı ve kısmeti yoktur. Allah kıyamet günü onlarla tatlı ve lütufkar konuş­mayacak, onlara rahmet nazarı ile bakmayacak, on­ları günah kirlerinden temizlemiyecektir. İşlemiş oldukları masiyetlerden dolayı onlar için elem verici bir azap vardır. [172]



78. Yahudilerden bir grup kitabı okurken onun mânâsım tahrif etmek ve Allah'ın kelâmının maksadını değiştirmek için dillerini bükerler. İbn Abbas (r.a) şöyle der: Allah'ı 1 kelâ­mını O'nun maksadından başka bir mânâya tevil etmek suretiyle tahrif ederlerBunu, tahrif ettikleri şey kitaptan ol­madığı halde, Allah'ın kelâmından olduğunu sanasınız diye yaparlar. Hal­buki bu, bir saptırma ve iftiradan başka bir şey değildir. ai Bunun Allah katından olduğunu söyler ve O'na nisbet eder­ler. Halbuki o Allah katından değil, O'na karşı bir iftiradır. Onlar, bile bile Allah'a karşı yalan ve iftirada bulunurlar.

Bundan sonra Yüce Allah Hıristiyanların, Hz. İsa'nın kendisine kul­luk etmelerini emrettiği şeklindeki iddialarını reddederek şöyle buyurur. [173]



79. Hiçbir insanın, Allah'ın kendisine kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra, kalkıp insanlara "Allah'ı bırakıp bana kulluk edin de­mesi doğru değlidir. şeklindeki olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi ak-len caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. Bundan maksat şutur: Allah'ın kendisine peygamberlik verdiği ve şeriat gönderdiği bir peygambe­rin ulûhiyet iddiasında bulunması asla gerçek değildir. Bırakın fiilen mey­dana gelmesini aklen tasavvur dahi edilemez. Çünkü Peygamber Allah ile kulları arasında bir elçi olup onları Allah'a ibadete sevketmek için gönderilmiştir. Nasıl olur da insanları kendisine ibadete çağırır. Fakat Peygamber onlara "Rabbaniler olunuz" der. İbn Abbas (r.a) şöy­le der: Bunun mânâsı" "hikmet sahihleri, alimler ve halim kişiler olunuz" demektir. Yani: "Ben sizi bana kul olmaya çağırmıyorum. Fakat ilim sahi­bi fakihler ve Allah'a itaat ediciler olmaya çağırıyorum.

Çünkü siz kitabı okuyor ve insanlara öğretiyorsunuz. [174]



80. Peygamberin size, Allah'ı bıra­kıp meleklere veya peygamberlere ibadeti emretmesi mümkün değildir. Çünkü peygamberlerin görevi halkı Allah'a ve yalnız O'na ibadet etmeye çağırmaktır. Müslüman olup Allah'ın dinine girdikten sonra Peygamberiniz size Allah'ın birliğini inkâr edip kâfir ol­manızı mı emrediyor? Buradaki istifham inkârîdir, hayret ifade eder. [175]



Edebî Sanatlar


1. Bu, şöyle demeleri yüzündendir." Hıristiyanların şer ve fesatta aşırı gittiklerini ifade etmek için burada, uzağı gösteren işaret ismi kullanılmıştır.

2. "Ümmîlere karşı yaptıklarımızdan dolayı bi­ze vebal yoktur." Burada hazif yoluyla i'caz vardır. Takdiri: şeklindedir. "Ümmîlerin mallarını yememizde bize-bir vebal yoktur" demektir.

3. "Allah'a verdikleri sözü değiştiriyorlar." Burada istiare vardır. Satın almak mânâsına gelen "İştira" kelimesi değiştirmek mânâsına gelen "istibdal" kelimesi yerine müstear olarak kullanılmıştır.

4. "Allah onlarla konuşmayacak" Bu ifade, Allah'ın ga­zabı ve hışmının şiddeti yerinde mecazen kullanılmıştır. Bundan sonra ge­len bakmayacak, temizlemeyecek" kelimelerinde de duru aynıdır.

5. "Onlara bakmayacak" Zemahşerî le der: Bu cümle, onları horlamak ve onlara kızmak yerinde mecazdır. Çünkü bir kimse bir insana değer verirse ona döner ve dikkatle bakar.

6. "Sakındı" ile "sakınanlar" kelimeler ırasında iştikak ci­nası vardır. "küfür" ve "müslümanlar" elimeleri arasında tıbâk sanatı vardır. [176]



Faydalı Bilgiler


Rivayet olunduğunr göre bir adam İbn Abbas (ı.a.)'a şöyle der: "Biz gazada zivnmîlerin (Ehl-i -itabın) tavuk ve koyunlarını alıyoruz." İbn Ab­bas (r.a.): "Peki bu İşe ne liyorsunuz?" dedi. Bunu yapanlar: "Bundan dolayı oize bir vebal yoktur" diy jruz dediler. İbn Abbas (r.a.) şöyle dedi: "Bu Ehl-i kitabın "ümmîlerin mallarını yemede bize bir vebal yoktur" demesine benziyor. Bilesin ki, onlar cizyeyi ödedikleri takdirde, rızaları olmadıkça mallî size helal değildir." Bunu İbn Kesir anlatmıştır. [177]



81. Haııi Allah; peygamberlerden, "Size Kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz." diye söz almış ve "Kabul ettiniz ve bu ah­dimi yüklendiniz mi?" dediğinde, "Kabul ettik." ceva­bını vermişler, bunun üzerine Allah: "O halde şahit o-lun; ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim." buyurmuştu,

82. Artık bundan sonra her kim dönerse işte on­lar, yoldan çıkmışların ta kendileridir.

83. Göklerde ve yerdekiler, ister istemez O'na tes­lim olduğu halde onlar Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki O'na döndürüleceklerdir.

84. De ki: "Biz, Allah'a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kup ve Ya'kup oğullarına indirilenle­re, Musa, îsâ ve diğer peygamberlere Rableri tarafın­dan verilenlere iman ettik. Onları birbirinden ayırdetmeyiniz. Biz ancak O'na teslim oluruz."

85. Kim, İslam'dan başka bir din ararsa, kendisin­den asla kabul edilmeyecek ve o, âhirette ziyan eden­lerden olacaktır.



86. İman ettikten, Resul'ün hak olduğuna şehadet getirdikten ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkarcılığa sapan bir kavme Allah nasıl hidâyet nasip eder? Allah zalimler topluluğunu doğru yola ilet­mez.

87. İşte onların cezası; Allah'ın meleklerin ve bütün insanlığın la'netine uğramalarıdır.

88. Bu la'nette ebedi kalacaklar. Onların azapları hafifletilmez, yüzlerine de bakılmaz.

89. Ancak, bundan sonra tevbe edip yola gelenler başka. Çünkü Allah, çok mağfiret edici ve merhametli­dir.

90. İnandıktan sonra kâfirliğe sapıp sonra inkar­cılıkta daha da ileri gidenlerin tevbeleri asla kabul edilmeyecektir. Ve işte onlar, sapıkların ta kendisidirer.

91. Gerçekten, inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya, onların hiçbirinden fidye olarak dünya dolusu altın verecek olsa dahi kabul edilmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır; onların yardımcıları da yoktur.



Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Yüce Allah, Önceki âyetlerde Ehl-i kitab'ın, Allah'ın kelamını de­ğiştirerek tahrif etmeleri ve insanlar Resulullah (s.a.v.)'e inanmasın diye onun niteliklerine dair kitaplarındaki âyetleri değiştirmeleri sebebiyle yap­tıkları hıyaneti anlattıktan sonra, burada onların aleyhine delil alacak âyet­leri zikretmektedir. Yüce Allah, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) peygamber ola­rak gönderildiği zamana ulaştıkları takdirde ona iman edeceklerine ve ona tabi olup yardımcılarından olacaklarına dair Ehl-i kitabın peygamberlerin­den söz aldı. Peygamberler ona iman edeceklerine ve gelmesine sevinecek­lerine dair söz vermiş olunca, onların peşinden gidenlerin Hz. Muham­med'in (s.a.v.) peygamberliğini yalanlamaları nasıl doğru olur? Yüce Allah bundan sonra da imanın sahih olması için bütün peygamberlere iman etme­nin şart olduğunu, hak dinin İslam dini olduğunu ve İslam'ın dışında hiçbir dini kabul etmeyeceğini açıklamaktadır. [178]



Kelimelerin İzahı


Misak, yemin ve benzeri şeylerle pekiştirilen ahiddir. Bu ke­lime daha önce açıklanmıştır.

Isrî, benim ahdim demektir. Lugatta asıl itibariyle ağırlık manasınadır. Zemahşerî şöyle der: Ahid, sağlam yapılan ve kuvvetle bağlanan şeylerden olduğu için ona ısr denmiştir.

el-Fâsikûn, Allah'a itaattan uzaklaşanlar demektir.

İstemeyerek, zorla manasınadır. Tav'an, gönüllü olarak boyun eğmek, itaat etmek demektir.

Esbât, oğlun oğlu mânâsına gelen kelimesinin çoğulu­dur. Burada Yakup (a.s.)'ın soyundan gelen İsrâîloğullan kabileleri kasd edilmiştir.

Onlara mühlet verilmez demektir. Bir kimse birine mühlet verdiğinde denir. Nazra, mühlet vermek manasınadır.

el-Hâsirûn, ziyana eksildiği . uğrayanlar demektir. Husrân, anamalın yani sermayenin eksilmesi demektir. Bir kimsenin sermayesi "Falan ziyan etti" derler.

ed-Dâllûn, küfür çölünde şaşkınlar manasınadır. [179]



Nuzûl Sebebi


Abdullah b. Abbas şöyle der: Ensardan bir adam İslam dininden dö­nerek müşriklere katıldı. Sonra da pişman olup kavmine haber gönderdi ve: "Ben pişman oldum, acaba benim tevbem kabul olur mu? Benim için bunu Rasulullah (s.a.v.)'e sorun" dedi. Bunun üzerine Kâfir olan kavmi Allah nasıl hidâyete erdirir?" cümlesiyle başlanıp "Ancak bundan sonra tevbe edip yola ge­lenler müstesna. Çünkü Allah, çok afvedici ve merhametlidir." âyetiyle sona eren bölüm nazil oldu. Kavmi, bu haberi dinden dönen adama yazdı, o da takrar gelerek müslüman oldu.[180]



Âyetlerin Tefsiri


81. Ey Ehl-i kitap! Al­lah size kitap ve hikmet verdiği için peygamberlerden yeminle pekiştiril­miş ahd aldığı zamanı hatırlayın. Taberî bu âyeti şöyle tafsir eder: "Ey peygamberler! Size kitap ve hikmet verdiğim zaman aldığım ahdi hatır­layın. Allah'ın Rasulü Mu-hammed. elinizdeki kitabı tasdik edici olarak tarafımızdan size bir kitap getirecek, siz de mutlaka ona iman edip yardım edecektiniz. İbn Abbas şöyle der: Allah gönderdiği her peygamberden, Muhanımed gönderildiğinde sağ olursa mutlaka ona iman edeceğine ve yardımcı olacağına dair söz almış ve bu hususta ümmetinden ahid almasını da ona emretmiştir Allah buyurdu ki: Bu ahdi kabul ve itiraf ettiniz mi? Ümmetinizden benim adıma ahid aldınız mı? Peygamberler, "itiraf ettik" dediler. Allah, "Kendinize ve ümmetinize şahit olunuz. Ben de hem size hem de onlara şahidlerdenim. [181]



82. Artık bundan sonra, kim ahdini bo­zar da yüz çevirirse işte onlar Allah'ın itaatinden çıkanların kendileridir. [182]



83. Allah bütün peygamberleri İslam dini üzere gönderdiği halde Ehl-i kitap İslam'dan başka bir din mi arıyor? Soru edatı olan hemze, inkâr ve kınama ifade eder. Bu yaptıkları doğru değildir, de­mektir. oUHalbuki göklerde ve yerlerde bulunanlar ister istemez Allah'a teslim olmuş, boyun eğmiş ve itaat et­miştir. Katâde şöyle der: "Mü'min gönüllü olarak, kâfir ise istemeyerek teslim olmuştur. Ne var ki bu teslim oluş ona bir fayda sağlamaz. [183]İbn Ke­sir şöyle der: "Mü'min Allah'a gönüllü olarak kalbi ve kalıbıyla, kâfir ise istemeyerek teslim olur. O, karşı çıkılmayacak ve engel olunamayacak baskı, zor ve büyük bir güç altındadır.[184] Kıyamet gününde insan­lar Allah'a döndürülecek ve O herkesin amelinin karşılığını verecektir. [185]



84. Ey Muhammed! Sen ve ümmetin deyin ki: "Biz Allah'a bize indirilen Kur'an-a, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Yakuboğullanna işte bunlara indirilen sahifelere ve vahye iman ettik. Rableri tarafından Musa'ya indirilen Tevrat'a îsâ'ya indirilen İncil'e ve bü­tün peygamberlere indirilenlere iman ettik. Yahudi ve Hıristiyanların yaptığı gibi biz onların bir kısmına inanıp bir kısmım inkâr etmeyiz. Bilakis hepsine iman ederiz. Biz ancak Allah'a tes­lim olur, ona ibadet eder, onun ulûhiyet ve rubûbiyetini tasdik ederiz. O'na asla kimseyi ortak koşmayız" âyette geçen kelimesinden maksat, Yakub (a.s.)'ın soyundan türemiş İsrâîloğulları kabileleridir.

Bundan sonra Yüce Allah, İslam'ın dışındaki bütün dinlerin bâtıl ve reddedilmiş olduğunu bildirerek şöyle buyurur: [186]



85. Rasulullah (s.a.v.)'m, İslam şeriatıyle amel etmek üzere gönderilmesinden sonra kim İslam'dan başka bir din (şeriat) ararsa bilsin ki kendisinden böyle bir din asla kabul edil­meyecek, tejrO' âhirette ziyan edenlerden olacak ve ce­henneme gidip orada ebedi kalacaktır: [187]



86. Buradaki soru edatı hayret ve ola­yın büyüklüğünü ifade eder. Yani iman ettikten sonra tekrar kâfir olan bir kavim hidâyete nasıl lâyık olur. Muham-med (s.a.v.)'in Allah'ın Rasulü olduğuna dair onlara şahidler, mucizeler ve apaçık deliller gelip te hak ortaya çıktıktan sonra tekrar kafir olan bir ka­vim nasıl hidâyete hak kazanır. Allah zalimler to­pluluğunu saadet yoluna girmeye muvaffak etmez. Hasan-ı Basri şöyle der: Bu kavimden maksat, Yahudi ve Hıristiyanlardır. Onlar kitaplarında Hz. Muhammed'in vasıflarını gördüler, onun hak Peygamber olduğuna şahid ol­dular. Ancak kendi milletlerinden değil de Araplardan geldiği için kıskandılar ve daha önce iman ettikleri Peygamberi inkâr ettiler.[188]



87. İşte onların küfürle­rine karşılık cezaları; Allah'ın, meleklerin ve bütün insanlığın la'netine uğ­ramalarıdır. [189]



88. Onlar ebedî olarak cehen­nemde kalacaklar, azapları hafifletilmeyecek, onlara mühlet te verilmecektir. [190]



89. Ancak bundan sonra tevbe edip ken­dini Allah'a veren ve bozmuş olduğu işleri tekrar düzelten Çünkü Allah, çok afvedici ve merhametlidir. [191]



90. İnandıktan sonra kafirliğe sapıp sonrada inkarcılıkta daha da ileri gidenler var ya onlar küfürde devam ettikleri m-'iddetçe, tevbeleri asla kabul edilmeyecektir

Bu âyet Yahudiler hakkında inmiştir. Zira onlar Hz. Musa'ya iman ettikten sonra Hz.İsa'yı inkâr eltiler. Daha sonra da Hz.Muhammed'i ve Kur'an'i da reddettiler. Böylece küfürleri iyice arttı.

İşte onlar doğru yoldan çıkıp eğri yola gidenlerin ken­dileridir. Yüce Allah, daha sonra da kâfir olup da küfür üzere ölen kimse­nin durumunu bildirerek şöyle buyurur: Ger­çekten, inkâraedip te kafir olarak ölenler var ya Fidye olarak dünya dolusu altın verecek olsalar dahi hiçbiri­sinden kabul edilmeyecektir. Onlar için elem ve ıztırap verici bir azap vardır. Onların yardımcıları da yoktur.Yani onları Allah'ın azabından kurtaracak ve ıztırap verici cezasından koruyacak hiçbir kimseleri yoktur. [192]



Edebî Sanatlar


1. Burada gaiplikten muhataba dönüş) sanatı vardır. Zira daha önce gaip sıygası olan geçmişti.

2. lafızları arasında iştikak cinası vardır. Bu da bediî sanatlardandır.

3. kelimeleri arasında tıbâk sanatı vardır. Küfür ve İman lafızları arasında da yine tıbâk sanatı vardır.

4. "Onlar sapıkların kendileridir." Bu cümlede sıfatın mevsufa kasrı sanatı vardır. Aynı sanat Onlar fâşıkların ken­dileridir." âyetinde de vardır.

5. Burada umumî olan kelimesi, hu­susî olan kelimeleri üzerine atfedilmiştir. Burada umumînin hususîye atfı söz konusudur.

6. Onlar için elam verici azap vardır. Burada yerine sıygasının tercih edilmesi mübalağa ifade etmek içindir. [193]



Faydalı Bilgiler


Bu âyet-i kerimeler kâfirleri üç kısma ayırdı:

1. Sadıkane bir şekilde tevbe eden ve tevbesinden fayda görenlerBundan sonra tevbe edenler müstesna..." âyeti buna işaret eder.

2. Pasif bir tevbe ile tevbe edip, tevbesinden fayda göremeyenler. imanlarından sonra kafir olup sonra da küfürlerini artıranlar." âyeti bunlara işaret eder.

3. Hiç tevbe etmeyip küfür üzere Ölenler. kâfir olup ta küfürleri üzere Ölenler" âyeti de bunlara işaret eder. [194]



Bir Uyarı


Buhâıf ve Müslimin Enes b. Malik'ten rivayet ettiklerine göre Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Kıyamet gününde cehennem ehlinden olan a-dama şöyle denir: Ne dersin, şu anda yeryüzündeki bütün servet senin ol­saydı, kurtuluş için onu fidye olarak verir miydin? Rasulullah (s.a.v.) buyu­rur ki: "Adam, evet, der." Yüce Allah şöyle buyurur: "Ben senden bundan daha azını istemiştim. Sen babanın sulbünde iken, bana şirk koşmayaca­ğına dair senden söz almıştım. Fakat sen şirkten başka bir şeyi kabul etme­din.[195]



92. Sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça iyiye ere­mezsiniz. Her ne harcarsanız, Allah onu bilir.

93. Tevrat'ın indirilmesinden önce, İsrail'in (Ya1-kub'un) kendisine haram kıldıkları dışında, yiyeceğin her türlüsü İsrailoğullarına helâl idi. De ki: "Eğer doğ­ru sözlü iseniz, o zaman Tevrat'ı getirip onu okuyun."

94. Artık bundan sonra her kim Allah'a karşı ya­lan uydurursa, işte bunlar, zâlimlerin ta kendisidirler.

95. De ki: "Allah doğruyu söylemiştir. Öyle ise, hakka yönelmiş olan İbrahim'in dinine uyunuz. O, müş­riklerden değildi."

96. Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidâyet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev Mekke'deki (Ka'be) dir.

97. Orada apaçık nişaneler, İbrahim'in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü yeten­lerin o evi haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnidir.

98. De ki: "Ey Ehl-i kitap! Allah yaptıklarınızı gö­rüp dururken niçin Allah'ın âyetlerini inkâr edersi­niz?"

99. De ki: "Ey Ehl-i kitap! Görüp bildiğiniz halde niçin Allah'ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek mü'-minleri Allah yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Al­lah yaptıklarınızdan habersiz değildir."

100. Ey iman edenler! Kendilerine Kitap verilen­lerden bir gruba uyarsanız imanınızdan sonra sizi yeni­den küfre çevirirler.

101. Size Allah'ın âyetleri okunurken, üstelik Al­lah Rasulü de aranızda iken, nasıl inkâra saparsınız? Her kim Allah'a bağlanırsa, kesinlikle doğru yola ile­tilmiştir.

102. Ey iman edenler! Allah'tan O'na yaraşır şe­kilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.

103. Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetlerini hatırla­yın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz, ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bu­laşınız.


Bu Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti

Yüce Allah önceki âyetlerde kâfirlerin dünya ve âhiretteki durum­larım anlattı ve âhirette, kendini kurtarmak için yeryüzü doiusu altın ver­mek istese dahi bunun kâfire fayda vermeyeceğini açıkladı. Bu âyetlerde de, Allah'ın rızasını ve cenneti elde etmek için mü'minlere faydalı olan şeyleri anlatmaktadır. Sonra yine söz, peygamberlik, risalet ve İslam dini­nin doğruluğu etrafında Ehl-i kitabın meydana getirdiği şüpheleri ortadan kaldırmaya gelmekte, sonra da Yüce Allah İslamı ve müslümanların safla­rını parçalamak ve birliklerini bozmak için Ehl-i kitabın kurmuş oldukları tuzak ve hilelerden mü'minleri s akın dırm aktadır, [196]



Kelimelerin İzahı


Birr, bütün iyilik türlerini içine alan bir kelimedir. Burada cennet manasınadır.

HılI, helâl demektir. Bu kelime, sıfat yerine kullanılmış bir mas­tardır. Dolayısıyle tekil, çoğul, erkek ve dişi için kullanılır.

İsrâîl, Ya'kub (a.s.)'ım lakabıdır.

Bekke Mekke'nin adıdır. Buraya hem Bekke, hem de Mekke de­nir. Zorbaların boyunlarını vurduğu için kendisine bu isim verilimiştir. Mekke'ye hangi zorba kötülük yapmak istemişse, Allah mutlaka onun beli­ni kırmıştır.

Mübarek, bereketli demektir. Bereket, fazlalık ve çok hayır manasınadır.

İbrahim (a.s.)'in ayakta durduğu yerdir. Ka'be'nin duvarları yükselirken, üzerinde durarak çalıştığı taş.

İvec, meyi ve eğrilik demektir. Ebu Ubeyde şöyle der: İvec; din, söz ve amelde eğrilik; avec ise duvarın ve daim eğriliği mânâlarmadır.

Ya'tesımü; tutunur, sığınır manasınadır. Kok itibariyle, men etmek ve engellemek demektir. Kurtubî şöyle der: " Bir şeye tutunan kim­seye bir şeye engel olan kimseye denir.[197] Bugün, Allah'ın emrine mani olacak kimse yoktur[198] mealindeki âyette de bu mânâda kullanılmıştır.

Şefâ, bir şeyin tek kenarıdır. Sefir, de bunun gibidir. Çukurun kenarı manasınadır. "Yıkılacak bir yarın kenarına[199] âyetinde de bu mânâda kullanılmıştır. [200]



Nuzûl Sebebi


Rivayet edildiğine göre, Evs ve Hazrec kabilelerinden bir takım sa­habe, bir mecliste otururlarken Şas b. Kays adında bir Yahudi, yanlarından geçer, Câhiliyye devrinde aralarında şiddetli düşmanlık ve husumet bulu­nan bu zevatın, İslamdan sonra aralarındaki bu ülfet, yakınlık ve sevgiyi görünce öfkelenir ve: "Bunlar böyle toplandıkça, bize rahat ve huzur yok­tur." der ve bir Yahudi delikanlısına gidip onların yanına oturmasını, onla­ra "Buas" gününü hatırlatmasını ve o gün söyledikleri şiirlerden bazı parça­lar okumasını emreder. Buas günü, Evs ve Hazrec kabilelerinin birbirle­riyle savaştığı ve Evs'in zaferi ile sonuçlandığı bir gündür. Delikanlı onun dediklerini yapar, derken aralarında münakaşa çıkar, taraflar birbirlerine karşı Övünmeye ve birbirlerine kızmaya başlar. Bunun üzerine: "Haydi Silâh başına, silâh başına" derler. Durum Rasulullah (s.a.v.)'a intikal edince, Rasulullah (s.a.v.) yanında bulunan Muhacir ve Ensardan bir grup ile onların bulunduğu yere gider ve şöyle der: "Ben aranızda iken Câhiliyye davası mı güdüyorsunuz? Allah sizi İslam ile şereflendirerek Câhiliyye â-detlerinin kökünü kestikten ve sizi barıştırıp birleştirdikten sonra, hâlâ o davayı mı güdüyorsunuz?" Bunu duyan Evs ve Hazrecliler, yaptıkları işin bir şeytan tuzağı ve düşman hilesi olduğunu anlar, silâhlarını bırakır ve ağ­layarak birbirlerini kucaklamaya başlarlar. Sonra Rasulullah (s.a.v.)'in em­rini dinleyip ona itaat ederek beraberce giderler. Bunun üzerine:

man edenler! Eğer kendilerine kitap verilenlerden bir gruba uyarsanız ima­nınızdan sonra sizi yeniden kafir ederler" mealindeki âyet nazil olur.[201]



Âyetlerin Tefsiri


92. Mallarınızın en iyisinden vermedikçe, asla iyilerden olamaz ve cennete gidemezsinizAllah yolunda ne harcarsanız, Allah onu bilir. Harcadıklarınızın sizin için saklanacak ve onlara karşılık en güzel bir şekilde mükâfatlandırılacak­sınız. [202]



93. Bütün yiyecekler İsrâîloğullarına helâl idi. al, Ancak, Ya'kub (a.s.)'un kendi nefsine haram kıldığı müstesna. Ya'kub (a.s.)'un haram kıldığı, deve eti ve sütü idi. Sonra isyanları sebebiyle ceza olarak İsrâîloğullarına içyağı ve benzeri bazı be­sin maddeleri de haram kılındıBütün bunlar Tevrat indi­rilmeden önce helâl idi Ey Muhammed! Onlara de ki: Eğer o yiyeceklerin zulmünüz ve taşkınlığınız sebebiyle size haram kılınmadığı iddiasında doğru iseniz, bana Tevrat'ı getirip okuyun.

Zemahşerî şöyle der: Yahudilerin maksadı; taşkınlık, zulüm ve Allah yo­lundan alıkovma hususunda Allah'ın aleyhlerindeki şahitliğini yalanla­maktır. Yüce Allah kendi kitaplarını onların aleyhine hüccet getirip de on­ları susturunca apışıp kaldılar ve küçük duruma düştüler. Hiçbiri Tevrat'ı getirmeye cesaret edemedi. Burada, Peygamber (s.a.v.)'in doğruluğuna apaçık bir delil vardır.[203]



94. Artık bu kesin ve apaçık deliller­den sonra, kim Allah'a karşı yalan uydurursa İşte haddi aşan ve bâtılla kibirlenenler onlardır. [204]



95. De ki: Allah, Muhammed'e vahyettiği ve haber verdiği her hususta doğru söylemiştir. Öyleyse, Yahudiliği bırakıp, bütün bâtıl dinlerden uzak olan ibrahim'in dinine uyun. O, İslam dinidir, İbrahim müşriklerden değildi. Yüce Allah bu â-yette Hz. İbrahim'i, Ehl-i kitabın, mensup olduğunu iddia ettiği Yahudi ve Hıristiyanlıktan uzak tutmuştur. Bu âyette ayrıca Ehl-i kitabın müşrik ol­duğuna ta'riz vardır. [205]



96. Allah'a ibadet edilmek için yeryü­zünde bina edilen ilk mescid Mekke'deki Mcscid-i Haram'dır. 1 Mescid mübarek olarak bina edilmiştir. Kendisini hac ve umre ya­parak ziyaret edenler için hayır ve bereketi çoktur. Yeryüzündekilerin kıb­lesi olduğundan dolayı, onlar için hidâyet ve nur kaynağıdır. Bundan sonra Yüce Allah, Mescid-i Haram1 in diğer bütün mescitlere üstünlüğünü gerekti­ren hususiyetlerini anlatır. [206]



97. Orada onun diğer mescidlerden daha şerefli ve daha üstün olduğunu gösteren bir çok açık delil vardır. İbrahim'in ma­kamı bunlardan biridir.

Bu makam, Beytullah'ı bina ederken Hz. İbrahim'in üzerinde durduğu taştır. Ayrıca orada Zemzem, Hatim, Safa ve Merve ile Hacer-i esved vardır. Bütün bunlar Beytullah'ın şerefine ve rnüslümanlarm kıblesi olmaya daha lâyık olduğuna delil olarak yetmez mi?

Oraya giren emniyette olur. İşte bu da, oranın şerefini gösteren başka bir âyettir. İbrahim (a.s.)'ın Ey Rabbinı! Bu beldeyi emin kıl[207] şeklindeki duası berekeliyle buraya girenin emin ol­masıdır. Yoluna gücü yetenlerin, Allah'ın evini haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerine farz kıldığı bir emirdir. Kim hacet terkederse bilsin ki Allah'ın ne onun ne de başka bir mahlukun ibadetine ihtiyacı vardır. Haccı terketmenin büyük bir günah olduğunu vurgulamak için Yüce Allah onu küfür lafzıyle ifade etti. İbn Abbas (v.a) şöyle der : Kim, hacc farizasını inkâr ederse kâfir olur, Allah'ın onun haccına ihtiyacı yoktur.[208] Yüce Allah daha sonra, küfürlerine karşı delil getirerek onları susturdu. [209]



98. De ki: "Muhammed'in doğrulu­ğuna dair hüccet ve deliller olmasına rağmen ona indirilen Kur'an'ı niye inkâr ediyorsunuz? Oysa Allah, bütün yaptıklarınızı görmektedir, ona göre size ceza verecektir. [210]



99. de ki: "Ey Ehl-i kitap! Niçin, iman etmek isteyenlere mani olup, insanları Allah'ın hak dininden döndürüyorsunuz? Siz o doğru yolun eğri olmasını istiyorsunuz. Rasulullah (s.a.v.)'m, kitabınızdaki vasıflarını değiştiriyor ve insanlara, İslam'da bozukluk ve eğrilik varmış vehmini vererek onları kandırıyorsu­nuz. Halbuki siz, İslam'ın hak ve doğru din olduğunu biliyorsu­nuz. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir."

Bu âyette tehdit ve uyarı vardır. Bu iki âyet-i kerimenin işaret ettiği gibi, Yahudi ve Hıristiyanlar iki vasfı yani sapma ve saptırma vasıflarını taşımaktadırlar. Çünkü onlar İslamı inkâr etmiş, sonra da zayıf iradeli in­sanların kalplerine kuşku ve şüphe atmak suretiyle onların İslama girmesi­ni önlemişlerdir. [211]



100. Ey iman edenler! Ehl-i kitaptan bir gruba uyarsanız Allah size imanı nasip ettikten sonra, onlar sizi yeniden kâfir ederler. Bu âyet Evs ve Hazrec kabilelerine hitap etmektedir. Çünkü iniş sebebinde de belirtildiği gibi, Yahudiler onları fitneye düşürmek istiyorlardı. Ancak âyetin lafzı umumî olup, bütün mü'minleri içine almaktadır. [212]



101. Küfür size nasıl yol bulur? Halbuki Allah'ın âyetleri size inmeye devam ediyor, vahy kesilme­di, Rasulullah aranızda yaşıyor. Bu soru cümlesi, inkârı ve küfrün uzaklığını ifade eder. Kim, Allah'ın, Rasulünün lisanıyle açıklamış olduğu hak dine sarılırsa en sağlam yola girmiştir. Bu yol, naîm cennetlerine götüren yoldur. [213]



102. Ey iman edenler! Allah'tan hak-kıyle korkun, veya şanına yakışır bir şekilde korkun.. İbn Mesud şöyle der: "Bu, Allah'a isyan etmeyip itaat etmek, O'nu unutmayıp hatırlamak ve O'n; nankörlük etmeyip şükretmekle olur.[214] Âyetteki 'nin mânâsı: "Şanına lâyık bir şekilde korkunuz" demektir. Bu da bütün masiyetlerdei sakınmakla olur. İslama sarılınız, onu sımsıkı tutu­nuz. Ölüm size gelinceye kadar bu halde olunuz ki, İslam dini üzere ölesiniz. Bundan maksat İslam dini üzere devam etmeyi emretmektir. [215]



103. Allah'ın dinine ve kitabına toptan sanlın. Ondan ayrılmayın. Sizden önce Yahudi ve Hıristiyanların yaptığı gibi, din hususunda ihtilafa diişmayin. Ey Arap toplu­luğu! Allah'ın size ihsanını hatırlayın. Hani siz İslam'dan önce birbirinize amansız düşmanlar idiniz de Allah İslam saye­sinde kalplerinizi birbirine ısındırdı ve sizi aynı iman üzerinde birleştirdi. Allah'ın lütfü ile kardeşler oldunuz. Siz cehennem ateşine düşmek üzereydiniz, fakat Allah İslam ile sizi oradan kurtardı. İşte Yüce Allah me­seleleri böyle açıkladığı gibi, diğer âyetlerini de açıklıyor ki, onların saye­sinde dünya ve âhiret mutluluğuna yol bulaşınız. [216]



Edebî Sanatlar


Bu mübarek âyetler birçok edebî sanatı ihtiva etmektedir. Bunları

aşağıdaki şekilde özetliyebiliriz:

1. De ki: Tevrat'ı getirin. Burdaki emir Yahudileri kına­mak ve susturmak içindir. Onların yaptıklarının son derece çirkin olduğunu gösterir.

2. "Mekke'deki ev" demektir. Burada ism-i mevsulun mevsu-fu olan "beyt" kelimesinin hazfedilmiş olması, onun büyüklüğünü açıkça gösterir.

3. "Kim kâfir olursa,.." Burada lafzı, "Kim haccet­mezse...." yerine kullanılmıştır. Bu durum haccın farz olduğunu tekit eder, bu emri terkedenin büyük bir günah işlediğini gösterir. Ebussuûd şöyle der: âyet-i kerimesinde, bundan daha iyi ifade edilemiye-cek birçok edebi sanat vardır:

a) Kesinlik ifade eden haber sıygası tercih edilmiştir.

b) Subût ve devamlılık ifade eden isim cümlesi ile açıklanmıştır. Bu ifade tarzı, haccın, Allah'ın insanlar üzerinde farz kılınmış bir hakkı olduğunu vurgulayacak şekilde gelmiştir.

c) Ayette Önce umumî olarak haccın bütün insanlara farz olduğu ifa­de edilmiş daha sonra gücü yetenlere tahsis edilmiştir.

d) Hacc meselesi önce inübhem olarak sonra da açıkça anlatılmıştır.

e) Ayrıca hacc meselesi Önce özetle, sonra geniş olarak açıklan­mıştır.[217]

4. Allah'ın ipine sarılınız...." Bu cümlede istiâre-i tasrîhiyye yoluyla Kur'an-i Kerim ipe benzetilmiştir. Müşebbehün bih olan kelimesi, müşebbeh olan kelimesi yerinde müstear olarak kullanılmıştır. Benzetme yönü ise, her ikisinin de kurtuluş vesilesi ol­masıdır.

5. Çukurun kenarı": Burada istiâre-i temsiliyye vardır. Evs ve Hazrec kabilelerinin Câhiliyyet dönemindeki durumları, derin bir uçuruma düşmek üzere olan kimsenin durumuna benzetilimiştir. Allah daha iyi bilir. [218]



Bir Uyarı


Bu mübarek âyetler Ehl-i kitabın iki şüphesini defetmek için gel­miştir.

1. Yahudiler Rasulullah (s.a.v.)'a şöyle dediler: Sen İbrahim'in dini üzere olduğunu iddia ediyorsun, ama onun şeriatına aykırı hareket ediyor­sun. Çünkü sen devenin etini ve sütünü helal sayıyorsun. Halbuki bunlar İbrahim'in dininde haramdı. Yüce Allah, İsrâîl-oğullarına bütün yiyecekler helaldi.." âyeti ile onların iddialarını reddetti.

2. Yahudiler: "Beyt-i Makdis, ilk mescit olup bütün peygamberlerin kıblesidir. Kıble olmaya en lâyık olan da odur. Ey Muhammed! Nasıl olu­yor da sen, peygamberlerin getirdiği dinleri tasdik ettiğini iddia ettiğin hal­de oraya yönelmiyorsun?" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah İnsanların, Allah'a ibadet etmesi için yeryüzünde yapılan ilk mescid Mekke'deki (Ka'be) dir" âyetini indirerek onların iddialarını red­detti. [219]



104. Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü men'eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar, kurtuluşa erenlerdir.

105. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır.

106. Nice yüzlerin ağardığı, nice yüzlerin de ka­rardığı günü (düşünün.) İmdi, yüzleri kararanlara "Siz iman ettikten sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise inkâr et­miş olmanız yüzünden tadın azabı." (denilir).

107. Yüzleri ağaranlara gelince, Allah'ın rahmeti içindedirler; onlar orada ebedî kalacaklardır.

108. İşte bunlar, Allah'ın âyetleridir. Bunları sa­na hak olarak okuyoruz. Allah hiçbir kimseye haksız­lık etmek istemez.

109. Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. İş­ler, O'na döndürülür.

110. Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men'eder ve Allah'a inanırsınız. Ehl-i kitap da inansay­dı, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. İçlerinde i-man edenler var; pek çoğu yoldan çıkmışlardır.

111. Onlar size, incitmekten başka bir zarar vere­mezler. Sizinle savaşa girecek olsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.



112. Allah'ın kudretine ve insanların gücüne sı-ğınmadıkça onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, kendilerine zillet vurulmuş, Allah'ın hışmına uğramış­lar, miskinliğe mahkum edilmişlerdir. Bunun sebebi, onların, Allah'ın âyetlerini inkâr etmiş ve haksız yere peygamberleri öldürmüş olmaları, ayrıca isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarıdır.



Bu Ayetlerin Öncekilerle Münasebeti


Yüce Allah önceki âyetlerde Ehl-i kitabın tuzaklarına düşmekten sakındırdı ve Allah'ın ipine sarılmayı ve doğru şeriatına "bağlanmayı emret­ti. Bu âyetlerde de mü'minleri, insanları Allah'a davet etme, iyiliği emret­me ve kötülükten nehyetme görevlerini yerine getirmeye çağırmakta, onla­ra birlik ve beraberlik içinde olmalarını, ihtilafa düşmemelerini emret­mektedir. Daha sonra da taşkınlık ve zulümleri sebebiyle Yahudilerin başı­na gelen zilleti açıklamaktadır. [220]



Kelimelerin İzahı


Ümmet, taife ve topluluk demektir. Beyyinat, açık deliller demektir.

Ma'ıuf, şeriatın emrettiği ve selim aklın güzel gördüğü şey manasınadır.

Münker, Şeriatın yasakladığı ve akl-ı selimin çirkin gördüğü şeydir.

Edbâr, dübur kelimesinin çoğuludur. Dübur, herşeyin son kısmı mânâsına gelir. Bir kimse gerisin geri dönüp kaçtığında denir. Sükıfü, bulundular, kendilerine tesadüf edildi demektir. Allah'ın ipi, Habl, bilinen ip demektir. Burada ahit mânâsında kullanılmıştır. Emniyet verdiği ve korkuyu giderdiği için ahd'e "habl" denmiştir,

Bâu, döndüler manasınadır.

Meskenet, fakirlik demektir. [221]



Âyetlerin Tefsiri


104. Sizden, insanları Allah'a çağıracak, her türlü iyiliği emredecek ve her türlü kötülü­ğü nehyedecek bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır. [222]



105. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, hevâ ve heveslerine uydukları için dinde ih­tilâfa düşüp parçalanan Yahudi ve Hıristiyanlar gibi olmayın. İşte ihtilâfları sebebiyle onlar için kıyamet gününde şiddetli azap vardır. [223]



106. İman ve itaatleri sebebiyle kıyamet gününde mü'minlerin yüzleri ak olur. Küfür ve masiyetleri dolayısıyle de, kâfirlerin yüzleri kara olur. Ayetin bu bölümü iki grubun daha önce Özetle anlatılmış olan hallerini geniş olarak açıklar. Şöyle ki, yüzleri kararmış olan cehennemliklere, kınama yoluyla: "Size apaçık delil ve mu'cizeler gelip de iman ettikten sonra kâfir mi oldu­nuz?" Öyleyse, İnkârınızdan dolayı şiddetli azabı tadınız" denilir, [224]



107. İyi amelleri sebebiyle yüzleri ak olan mut­lu ve bahtiyar kişilere gelince Onlar ebedî olarak cennette kalacaklar, oradan asla çıkarılmayacaklardır. [225]



108. Ey Muhammedi İşte bunlar Allah'ın âyetleridir. Onları hak olarak sana okuyoruz. Allah hiçbir kimseye zulmetmez. Fakat insanlar kendilerine zulmediyorlar. [226]



109. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ın mülkü ve kuludur. İşler Allah'a döner. O, dünyada da âhirette de hakimdir ve tasarruf sahibidir. [227]



110. Ey Muhammed ümmeti! Siz miiletlerin en hayırhsisımz. Çünkü insanlara en faydalı olan sizsiniz. Bundan dolayı Yüce Allah insanlar için, yani onların menfati için çıkarıl­dınız" buyurdu. Buhârî, Ebu Hureyre'den şöyle rivayet eder: âyetinin tefsirinde Ebu Hureyre : "Siz insanların hayırlısısınız. Onları sevk ve teşvik edersiniz de onlar İslama girerler.[228] demiştir, Bu bölüm, müslümanların niçin hayırlı olduğunu açıklar. Sanki şöyle denilmiştir: Sizin hayırlı ümmet olmanızın sebebi, şu güzel hasletleri taşımanız, yanı iyiliği emretmeniz, kötülükten menetmeniz ve Allah'a iman etmiş olmanızdır. Hz. Ömer (r.a)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Kim bu ümmetten olmayı isterse, bu hususta Allah'ın koştuğu şartı yerine getirsin.[229] Ehl-i kitap, Muhammed (s.a.v.)'e indirilen Kur'an'a inansa ve onu tasdik etseydi, dünyada da âhirette de kendileri için daha hayırlı olurdu. Ehl-i kitaptan, Necâşî ve Abdullah b. Selâm gibi küçük bir grup mü'mindir. Büyük çoğunluğu ise Allah'a itaatten çıkmış olan fasıklardir. [230]



111. Onlar, dilleri ile sövme ve ta'n etme gibi az bir zararın dışında size bir şey yapamazlar, Sizinle sa­vaşırlarsa, size bir şey yapamadan hezimete uğrar ve arkalarına dönüp kaçarlar, Sonra, durumlarını sana bildirdiğim kimseler yardım­sız bırakılmışlardır, onlara yardım edilmez. Bu cümle, isti'nâfiye cümlesi­dir. [231]



112. Nerede bulunurlarsa bulunsunlar zillet ve horluk onlardan ayrılmaz. Bina edilen bir ev içindekileri nasıl kuşatırsa zil­let ve horluk da onları öylece kuşatır. Ancak Allah'ın ve müslümanlarm zimmetine sığınırlarsa müstesna. Bu durumda bir şey olmaz. İbn Abbas (r.a); "Allah'ın ve insanların verdiği söze sığınırlarsa, müstesna" der. Onlar, Allah'ın şiddetli gaz­abına müstehak olarak döndüler. Fakirlik ve başkalarına boyun eğme onları her taraftan kuşatmıştır, asla onlardan ayrılmaz. Bu zillet, alçaklık, gazap ve helak onların, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri, zulüm ve azgınlıkla peygamber­leri öldürmeleri sebebiyledir. Bu, onların inatları ve Allah'ın emirlerine isyanları sebebi iledir. [232]



Edebî Sanatlar


Bu mübarek âyetler beyân ve bediî sanatlarından bir çoğunu ihtiva eder. Bunları şöylece özetleyebiliriz.

1. İyiliği emreder, kötülüğü nehyeder-ler. Bunda bediî sanatlardan mukabele denilen sanat vardır.

2. îşte kurtuluşa erenler onlardır. Burada sıfatın mev-sufa kasrı sanatı vardır. Zira, kurtuluş sadece onlara tahsis edilmiştir.

3. Bazı yüzler ak olur, bazı yüzler kara olur. Bu­rada kelimeleri arasında tıbâk sanatı vardır,

4. Allah'ın cennetindedirler. Burada mecâz-ı mürsel vardır. Zira hail zikrolunup mahall yani bir yerde bulunan şey zikredilip ye­rin kendisi kastedilmiştir. Yani onlar cennettedirler. Çünkü cennet rahme­tin indiği yerdir.

5. Zillet ve horluk onlardan1 ayrılmaz. Bu âyette de is­tiare vardır. Zira zillet, içinde bulunanları ihata eden çadıra benzetilmiştir. Bu istiare ile ilgili bilgi, Bakara suresinin 61. âyetinde geçti.

6. Allah'ın gazabıyle döndüler. Burada kelimesinin nekra olması, olayın dehşet ve korkunçluğunu gösterir. [233]



Faydalı Bilgiler


Cümlesi, isti'nâfiyye (başlangıç) cümlesidir. Bundan do­layı, sonundaki 'nun' düşmemiştir. Zemahşerî şöyle der: Yüce Allah bu â-yetle başlangıç yapıp, ceza ile ilgili hükümleri bırakarak haberle ilgili hüküm vermeye başladı. Sanki şöyle denilmiştir: "Sonra ben size haber ve­riyorum ki, onlar yardımsız bırakılmışlar, onlardan yardım kesilmiştir. Eğer bu fiil cezmedilip de sonundaki nun düşseydi, yardım mutlak bir vaad olmasına rağmen, onun kesilmesi, müslümanlarla savaştıkları zamana mahsus kalırdı.[234]



Bir Uyarı


"Ayrılığa düşüp parçalananlar gibi ol­mayın" âyetindeki ayrılıktan maksat, inanç ve dinin esasları ile ilgili ayrılıklardır. Fakat müctehid imamların yaptığı gibi, dinin diğer hükümleri (fürulan) ile 'ilgili ihtilaflar şeriatın ruhsat verdiği kolaylıklardandır. Nite­kim ilim adamları bu meseleye dikkat çekmişlerdir. Bu hususta merhum Ibn Teymiyye'nin Refu'l-melâm ani'l-eimeti'l-a'lâm adını verdiği değerli bir risalesi vardır. Ona bakınız, o çok güzel ve faydalı bir eserdir. [235]



113. Hepsi bir değildir; Ehl-i kitap içinde istika­met sahibi bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde secde ederek Allah'ın âyetlerini okurlar.

114. Onlar, Allah'a ve âhiret gününe inanırlar; i-yiliği emreder, kötülükten men'ederler; hayırlı islere koşuşurlar. İşte bunlar sâlih kullardandır.

115. Onların, yaptıkları hiçbir hayır karşılıksız

bırakılmayacaktır. Allah, takva sahiplerini çok iyi bilir.

116. İnkâr edenler var ya onların ne malları ne de evlatları Allah'a karşı kendilerine hiçbir fayda sağla­mayacaktır. İşte onlar orada ebedî kalacaklardır.

117. Onların, bu dünya hayatında harcadıkları şeyler, kendilerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinle­rine isabet edip de telef eden kavurucu bir rüzgara benzer. Onlara Allah zulmetmedi; fakat onlar kendile­rine zulmediyorlar.

118. Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından dökülmektedir. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha bü­yüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız âyetlerimizi size a-çıklamış bulunuyoruz.

119. İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sev­medikleri halde siz onları seversiniz. Siz bütünüyle Kitab'a inanırsınız; onlar ise sizinle karşılaştıklarında, " İnandık." derler; kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarını kemirirler. "Kininizle geberin." deyiver. Şüphesiz Allah kalblerin içindekini hakkıyla bilmektedir.

120. Size bir iyilik dokunsa, bu onları tasa­landırır; başınıza bir musibet gelse, buna da sevinirler. Eğer sabreder ve korunursanız, onların hilesi size hiç­bir zarar vermez. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.



Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Yüce Allah önceki âyetlerde Ehl-i kitabın kötü vasıflarını anlattı. Burada da onların aynı derecede olmadıklarını, içlerinde mü'min, kâfir, iyi ve kötü kimselerin bulunduğunu açıklamaktadır. Bundan sonra da Yüce Allah kâfirlerin cezasını, mallarının ve çocuklarının kıyamet gününde on­lara hiçbir fayda sağlamayacağını bildirmektedir. Bunun ardından da din düşmanlarının dost edinilmesini yasaklamakta ve onları dost edinmenin dünya ve din hususunda büyük bir zarar olduğuna dikkati çekmektedir. [236]



Kelimelerin İzahı


Ânâ, inâ kelimesinin çoğulu olup vakitler ve saatler demektir.

Felen yükferûhu, onların yaptığı iyilik karşılıksız bıra­kılmaz. Bu kelime, inkâr mânâsına gelen küfür kökündendir. İnkâr ve örtbas etme demek olduğu için yapılan hayrın karşılığını vermemeye küfür denil­di.

Sırr, şiddetli soğuk demektir. İbn Abbas (r.a.) bu görüştedir. Bu­nun aslı, ses mânâsına gelen "sarîr" dendir. Burada maksat şiddetli ve so­ğuk rüzgardır.

Hars, ekin demektir. Bir kimse tohum ekmek için yeri sürdü­ğünde denilir ki, bu kelime bu kökten gelmiştir.

Bitâne, kişinin sırlarını açtığı sırdaşları demektir. Aslında bu kelime, elbisenin astarı manasınadır. Astar bedene elbisenin kendisinden daha yakın olduğu için, sırdaşlar buna benzetilmiştir.

La ye'lûnekum, size karşı ellerinden gelen kötülüğü geri komazlar. Zemahşerî şöyle der: Bir kimse bir işte kusur ettiğinde denir. Muzârii gelir.

Habâl, fesat ve noksan manasınadır. Aklı noksan kişiye denilmesi de bu kabildendir.

Anittüm, sıkıntıya düştünüz demektir. Anet, şiddetli zarar ve meşakkat manasınadır.

Enâmil, parmak uçları demektir. [237]



Nüzul Sebebi


Abdullah b. Selâm ve arkadaşları müslüman olunca Yahudi âlimleri şöyle dediler: "Muhammed'e bizim en kötülerimiz iman etti. Eğer bizim seçkinlerimizden olsalardı babalarının dinini bırakmazlardı" Müslüman olanlara: "Siz kâfir oldunuz ve hüsrana düştünüz" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah: "Hepsi bir değildir; Ehl-i kitap içinde istikamet sahibi bir topluluk vardır[238] âyetini indirdi. [239]



Âyetlerin Tefsiri


113. Ehl-i kitab'ın hepsi aynı derecede kusurlu değillerdir. Bu cümlenin mânâsı burada tamam olup, Yüce Allah yeni bir cümleye başlar. Ehl-i kitap'tan, Allah'ın dini üzere dosdoğru giden bir grup vardır. Geceleyin Allah'ın âyetle­rini okuyarak teheccüd namazı kılarlar. [240]



114. Allah'a ve âhiret gününe gerçekten inanır­lar. nsanları haYra Çağırır, serden nehyeder, yağcılık yapmazlar. Tembellik göstermeden hayır ve ha­senatta yarışırlar. dbdjlj İşte onlar, Allah'ın sâlih kulları zümresi içindedir. [241]



115. Onların yaptığı hiçbir sâlih amel Allah katında asla zayi olmaz Allah takva sahiplerini bilir. Hiçbir kimsenin ameli O'na gizli kalmaz. O'nun katında müttakilerin mükâfatı zayi olmaz. Yüce Allah daha sonra kâfirlerin neticedeki durumlarını bildi­rerek şöyle buyurur: [242]



116. Kâfir olanlar var ya, ne biriktirmek için birbirlerini helâle ettikleri malları ne de sevgile­ri uğrunda kendilerini feda ettikleri çocukları, onları Allah'ın azabına karşı herhangi bir şekilde koruyabilecektir. Onlar cehennem ehlidir, orada ebedî kalacaklardır. [243]



117. Övülmek ve iyi anılmak için dünyada malını harcayanların durumu, şiddetli ve çok soğuk bir kasırganın durumu gibidir ki, bu helak edici kasırga, isyan ederek, kendilerine zulmeden bir kavmin ekinine isabet eder de onu ifsat ve helak eder, dolayısıyle o ekinden faydalanamazlar. İşte kâfirler de böyledir. Sahibinin günahı sebebiyle bu ekin nasıl yok olursa, kâfirlerin iyi amellerini de Allah bu şekilde yok eder. Allah onların ekinlerini yok etmekle onlara zulmetmiş olma­dı. Fakat onlar azabı gerektirecek suçu işlemekle kendilerine zulmettiler. Bundan sonra Yüce Allah mü'minleri sırlarını kendilerine açıklayacak şekilde münafıkları sırdaş edinmekten sakındırarak şöyle buyurur. [244]



118. Ey mü'minler! Müslüman kardeşlerinizi bırakıp da münafıkları, sevdiğiniz, sırlarınızı açıkladığınız ve arkadaşlık kurduğunuz dostlar edinmeyin. Onlar, sizi fesada düşürmek için ellerinden geleni yapmada kusur etmezler. Sizin dara düşmenizi ve zarara uğramanızı, isterler, Size olan düşmanlıklarını dilleri ile açığa vurmaktadırlar. Zira kalplerindeki kinlerini ağızlarıyle açıklamadıkça tatmin olamazlar. Size karşı kalplerinde gizledikleri kin, açıkladıklarından daha büyüktür, Eğer anlarsanız, din hususunda İhlasın vacip olduğunu; mü'minleri dost, kâfirleri düşman edinmenin gerekliliğini gösteren delilleri size açıkladık. Bu, nefisleri tahrik ve teşvik için söylen­miştir. Nitekim, insanları eziyet etmemeye teşvik için "Eğer mü'minsen insanlara eziyet etme" denilmiştir. İbn Cerir şöyle der: nin mânâsı, Allah'ın emir ve nehiylerini yerine getirirseniz demektir." Sonra Yüce Allah, onların mü'minleri sevmediğini açıklayarak şöyle buyurur. [245]



119. Ey mü'minler topluluğu! Siz onları dost edinmekle hata ediyorsunuz. Çünkü siz onları seviyorsunuz, onlar sizi sevmiyorlar. Siz onlara menfaat sağlamak istiyor ve büyük bir sevgi gösteriyorsunuz. Halbuki onlar sizin için zarar istiyorlar ve kalplerinde size düşmanlık besliyorlar. asiz indirilen bütün kitaplara inanı­yorsunuz, halbuki onlar size kin güdüyorlar. Onlar sizin kitabınızdan hiçbir şeye inanmadıkları halde, siz onları niçin seviyorsunuz? Burada kâfirlerin bâtıl inançlarında, mü'minlerin hak olan inançlarından daha sağlam olduk­ları için mü'minlere şiddetli bir kınama vardır, Sizinle kar­şılaştıklarında "İman ettik" derler. İşte onların çirkinliklerinden biri de bu­dur. Çünkü münafıklık ederek sizin yanınızda mü'min görünüyorlar. Onların meclisinden ayrıldığınız da sizin birlik ve beraberliğinizi gördükleri için şiddetli kin ve kızgınlıklarından parmak­larını ısırır, kendi kendilerini yerler. Bu şiddetli öfkeden ve mü'minlere eziyet edememenin verdiği üzüntüden kinayedir. Deki: "Öf­kenizle geberin" Bu, onlar için bir bebduadır. Yani, ey Muhammedi Onlara de ki: Allah kininizi, ölünceye kadar devam ettirsin.[246] Allah sizin mü'minlere karşı kalplarinizde gizlediğiniz kin ve hasedi bilir. Sonra Yüce Allah, onların mü'minlerin başına gelmesini bekledikleri belâ ve meşakkati şöyle açıklar. [247]



120. Eğer size bolluk, refah zafer, ganimet ve benzeri sevindirici şeyler isabet ederse üzülürler, Eğer size şiddet, kıtlık, hezimet ve benzeri üzücü şeyler gelirse bu defa se­vinirler. Yüce Allah onların mü'minlere karşı aşırı düşmanlıklarını açıkla­dı. Çünkü onlar, mü'minlerin elde ettikleri hayırlardan dolayı üzülüyor, baş­larına gelen musibetlerden dolayı da seviniyorlardı, Onların eziyetlerine sabreder, söz ve amellerinizde Allah'tan korkarsanız, hile ve tuzakları size zarar vermez. Yüce Allah onların zarar ve­rememelerini sabır ve takva şartına bağladı. Allah on­ların sizin için kurduğu tuzakları bilir, kötülüklerini sizden savar ve onları kötü niyetlerine göre cezalandırır.[248]



Edebî Sanatlar


1. kitaptan bir grup vardır. Burada, devamlılık ifade etmesi için isim cümlesi kullanılmıştır. Bundan sonra gelen Allah'ın âyetlerini okurlar" cümlesinde ise teceddüd (fiilin yenilenmesi) ifade etmesi için muzâri sıygası kullanılmıştır, Fiilinde de durum aynıdır.

2. Onlar sâlihlerdendir. Bu kimselerin faziletlerinin

ve derecelerinin yüksekliğini ifade etmek maksadıyle, uzağı gösteren ism-i işaret kullanılmıştır.

3. Şiddetli soğuk rüzgar gibidir." Burada teşbih-i temsilî vardır. İftihar ve övülmek için harcadıkları mallar, şiddetli soğuk kasırganın isabet ederek helak ettiği ve kupkuru sap haline getirdiği ekine benzetilmiştir.

4. "Sırdaş edinmeyin." Burada kişinin yakın arkadaşları elbise astarına benzetilmiştir. Çünkü onlar, onun işinin iç yüzünü bilirler ve iç elbisenin vücuduna yakınlığı kadar ona yakındırlar. Burada istiare vardır.[249]

5. "Size karşı kızgınlıklarından parmaklarını ısırır, kendi kendilerini yerler." Ebu Hayyan şöyle der: "Kızgın ve pişman olan kişiye, "parmaklarını ısırıyor" denilirse, bu hakikat olur. Bunun temsilî mecaz olma ihtimali de vardır. Bu takdirde, onların şiddetli kinleri ve mü'minlere eziyet edememekten duydukları üzüntüleri bu şekilde ifade edilmiş olur.

6. "Size bir iyilik dokun-sa, bu onları tasalandırır; başınıza bir musibet gelse buna da sevinirler. Bu âyette, bediî sanatlardan mukabele sanatı vardır. Zira, hasene kelimesinin mukabilinde seyyie, mesâet kelimesinin mukabilinde de ferah kelimesi gelmiştir. Bu güzel bir mukabeledir.

7. kelimeleri arasında iştikak cinası vardır. [250]



Bir Nükte


"Size bir iyilik dokunursa" cümlesinde, dokunmak mânâsına gelen kelimesi, "Size bir kötülük isabetederse" cümlesinde kelimesi kullanılmıştır. Bu gösteriyor ki, iyilik hafif bir dokunma kadar basit bir şeyle de olsa düşmanları üzer, kötülüğe gelince o, düşmanların bile üzülebilecekleri seviyeye gelirse, onlar ancak o zaman sevinirler. İşte bu, Kur'an'ın belagat inceliklerindendir. Bu nükte, Keşşaf haşiyesinden nakledilmiştir. [251]



121. Hani sen, sabah erkenden, mü'minleri savaş mevzilerine yerleştirmek için ailenden ayrılmıştın. Al­lah, hakkıyle işiten ve görendir.

122. O zaman içinizden iki bölük bozulmaya yüz tutmuştu. Halbuki Allah onların yardımcısı idi. Mü1-minler, yalnız Allah'a dayanıp güvensinler.

123. Andolsun sizler güçsüz olduğunuz halde Allah, Bedir'de sîze yardım etmişti. Öyle ise, Allah'tan sakının ki, O'na şükretmiş olasınız.

124. O zaman sen, mü'minlere şöyle diyordun: "İndirilen üç bin melekle Rabbinizin sizi takviye etme­si, sizin için yeterli değil midir?

125. Evet, siz sabır gösterir ve Allah'tan sakınır­sanız, ve eğer onlar şu anda üzerinize gelirlerse, Rabbi-niz savaş eğitimi görmüş beş bin melekle sizi takviye eder.

126. Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalbleriniz bu sayede rahatlasın diye yaptı. Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah kalındandır,

127. 128. Allah kâfirlerden bir kısmını kessin veya onları perişan etsin böylece bozulmuş bir halde dönüp gitsinler ki, bu işte senin yapacağın bir şey yoktur. Ya­hut onların tevbesini kabul etsin, ya da (ısrar eder­lerse) onlara azap etsin (diye Allah Bedir'de size yardım etti). Çünkü onlar zâlimdirler.

129. Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Dile­diğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah, çok bağış­layıcı ve çok merhametlidir.

130. Ey iman edenler. Kat kat artırılmış olarak faiz yemeyin. Allah'tan sakının ki kurtuluşa eresiniz.

131. kâfirler için hazırlanmış bulunan ateşten sakının.

132. Allah'a ve Resul'üne itaat ediniz ki size mer­hamet edilsin.



Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Bu âyet-i kerimelerden itibaren gazalardan söz edilmeye başlanır. Konu, münâkaşa ve münazara savaşından meydan ve kılıç savaşma intikâl etti. Bu âyetler geniş bir şekilde Uhud savaşından söz eder. Bu arada, Allah'ın mü'minlere nimetini hatırlatması için Bedir savaşından da söz edilmiştir..Zira mü'minler bu savaşta sayı ve silah bakımından daha az ve zayıf olmalarına rağmen, Allah'ın yardımıyle zafer kazanmışlardı. Bu âyet, Uhud gazası ile ilgili kıssanın ilk âyetidir. Bu konuda 60 âyet nazil olmuştur. Âyetlerin öncekilerle münasebeti şöyledir: Yüce Allah Önceki âyetlerde kötü kimseleri sırdaş edinmekten sakındırdı. Bu âyetlerde de en-sardan iki grubun gevşeklik göstermesinin sebebini açıklamaktadır. Bu da, başta nifakın başı olan Ubey b.Selûl olmak üzere münafıkların onlara köstek olmalarıdır. Münasebet açıktır. Buhârî ve Müslim Câbir'in şöyle dediğini nakladerler. "O zaman içiniz­den iki taife bozulmaya yüz tutmuştu. Halbuki Allah onların yardımcısı idi" âyeti bizim hakkımızda nazil oldu. Bu iki taife biziz, yani Harise oğulları ve Seleme oğullarıyız. Allah onların dostudur" kaydın­dan dolayı bu âyetin bizim hakkımızda inmesine sevindik. İnmemiş olsaydı sevinmezdik.[252]



Kelimelerin İzahı


Sabahleyin çıktın, demektir. Bu kelimenin mastarı olan sabahın ilk saatleri manasınadır.

Gevşeklik gösterirler demektir. Feşel, korkaklık ve zayıflık manasınadır.

İndirir yerleştirirsin demektir. Bir kimse bir başkasını bir eve yerleştirdiğinde der. Bu kelimenin aslı ev edin­mek manasınadır.

Ezille, sayı ve silah bakımından azlık manasınadır.

Fevr sûr'at manasınadır. Aslı, şiddetli galeyan mânâsına olup tencere kaynadı mânâsına gelen den türemiştir. Daha sonra "Sûr'­at" mânâsında kullanılmıştır. Bir şey anında hemen yapıldığında de­nilir,

Musevvemîn, savaş için eğitilmiş manasınadır. Musevvimîn okunduğu takdirde, onların alâmeti vardır manasınadır. Bedir savaşında on­ların alâmeti beyaz sarıklardı.

Taraf, taife ve kıt'a manasınadır.

Onları perişan etsin. Kebt, hezimete uğratmak ve helak etmek demektir. Bazan kin gütmek ve zelil düşürmek mânâsında kullanılır.

Hâibîn, "bozguna uğrayarak" demektir. Haybe, isteneni elde edememek mânâsına gelir. [253]



Nüzul Sebebi


Müslim'in sahihinde rivayet edildiğine göre Uhud savaşında Rasulul-lah (s.a.v)'ın ön dişlerinden rabaiyye denilen bir dişi kırıldı. Başı yarıldı. Rasulullah (s.a.v) başındaki kanı siliyor, ve şöyle diyordu: Kendilerini Allah'a çağıran peygamberlerinin başını yaran ve rabaiyyesini kıran bir ka­vim nasıl kurtuluşa erer? Bunun üzerine Yüce Allah işte senin yapacağın bir şey yoktur" âyetini indirdi.[254]



Âyetlerin Tefsiri


121. Ey Muhammedi Sabah er­kenden, mü'minleri, düşmanla savaşmak için mevzilerine yerleştirmek üzere ailenden ayrılıp Uhud'a gittiğin zamanı hatırla. Allah si­zin sözlerinizi işitir hallerinizi bilir. [255]



122. Hani. müslüman ordusundan iki taife korkaklık ve zafiyet gösterip neredeyse savaştan dönmeye yüz tutmuşlardı. Bunlar Selemeoğullan ile Hâriseoğulları idi . Olay şöyle olmuştur: Rasulullah (s.a.v.) bin kişilik bir Ashab ordusu ile Uhud'a gitmek üzere yola çıktı. Üçbin kişiden oluşan kâfir ordusuna yaklaştıklarında, münafık Ab­dullah b. Übeyy ordunun üçte biri ile Rasulullah (a.s.v.)'tan ayrılarak şöyle dedi: Niçin canlarımızı ve çocuklarımızı öldürelim? Ensardan yukarda adı geçen iki kabile savaştan geri dönmeye niyetlendi. Fakat Allah onları koru­du, Rasulullah (s.a.v) ile birlikte devam ettiler. İşte, "Allah on­ların yardımcısı ve işlerinin mütevellisidir" âyeti bunu ifade eder. Mü'minler bütün hal ve hareketlerinde yalnız Allah'a dayanıp güvensinler. Sonra Yüce Allah, mü'minlerin kalpleri kuvvetlensin ve Uhud'da uğradıkları yenilgiden duydukları üzüntüye karşı teselli bulsunlar diye onlara Bedir günü elde ettikleri zaferi hatırlatarak şöyle buyurdu: [256]



123. Şüphesiz, sizler silah ve sayı bakı­mından az olduğunuz halde, zaferin sayı ve malzeme çokluğuyla değil, Al­lah'ın yardımıyle kazanıldığını bilesiniz diye Allah Bedir gününde yardı-mıyle size zafer kazandırmıştır. Öyleyse Allah'tan kor­kun ve size lütfettiği zafere karşılık O'na şükredin. [257]



124. Ey Muhammedi O zaman sen Ashabına şöyle demiştin: Rabbinizin sizin za­feriniz için üç bin meleği yardımınıza göndermesi size yetmez mi? [258]



125. Evet, yeter. Eğer siz savaşta sabreder, Allah'­tan korkar ve onun emrine itaat ederseniz, o size meleklerle yardım eder.

Eğer müşrikler hemen şu anda üzerinize gelirlerse Allah, silah eğitimi görmüş ve tatbikat yapmış beşbin melekle size yardımı artırır.[259]



126. Ey mü'minler! Allah me­lekleriyle yaptığı bu yardımı, sırf, bir müjde olsun daha fazla sebat ede­siniz, kalpleriniz bununla sükûnete ersin, düşmanınızın çokluğu ve sizin az­lığınızdan korkmayasmız diye yaptı Sakın zaferin, sayı ve malzeme çokluğu ile elde edileceği hayaline kapılmayasınız. Gerçekte zafer, meleklerde ve başkalarından değil, sırf Allah'ın yardımı ile elde edi­lir. O işinde galiptir, mağlup olmaz. Hikmet sahibidir, engin hik­metinin gerektirdiğini yapar. [260]



127. Bu ilâhi tedbir, o müşriklerden bir taifeyi öldürme veya esir alma suretiyle helak etmek ve şirk direklerinden bir direği yıkmak, veya onları hezimete uğratarak perişan etmek için alınmıştır, , istediklerim elde edemeden bozulmuş bir halde geri dönsünler. Yüce Allah bunu onların başına Bedir savaşında getirdi. Müslümanlar, müşriklerin ileri gelenlerinden yetmişini öldürüp, yetmişini de esir aldılar. Allah mü'minleri aziz; şirki ve müşrikleri zelil kıldı. [261]



128. Bu işte senin yapacağın bir şey yoktur. Bu âyet-i kerime Uhud kıssası içerisinde bir ara konu olarak gelmiştir. Rasu­lullah (s.a.v.)'m rabaiyye dişi kırılıp mübarek yüzleri yarılınca: "Peygamber- lerinin yüzünü kana boyayan bir kavim nasıl kurtuluşa erer" buyurdu. Bunun üzerine âyeti nazil oldu. Yani, Ey Mu­hammedi Kulların yanlışlarını düzeltmek sana ait değildir. Onların işi Allah'a kalmıştır. Onların işlerinin sahibi Allah'tır. Allah onları ya helak eder veya hezimete uğratır, Veya müslüman olurlarsa tevbelerini kabul eder, küfürde ısrar ederlerse azap eder. Çünkü onlar azabar üstehak olmuş zâlimlerdir. [262]



129. Yerlerin ve göklerin mülkü Allah'ındır. O, dilediğini bağışlar, di­lediğine azap eder. Allah çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir. [263]



130. Ey iman edenler! Kat kat artırılmış olarak faiz yemeyin. Bu âyetle Yüce Allah, mü'min kullarına faiz alıp vermeyi yasaklamıştır. Aynı zamanda Câhiliyye döneminde kat kat aldıkları faizi kınamıştır. İbn Kesir şöyle der: Câhiliyye zamanında borcu ödeme zamanı gelince alacaklı şöyle derdi: Ya borcu ödersin, veya artırırsın. Eğer öderse ne ala yok Ödeyemezse zamanı uzatır ve borç mik­tarını artırırdı. Bu her yıl böyle devam ederdi. Bazan az bir borç, katlanarak çoğalır ve kat kat olurdu.[264] Allah'ın yasakladığını terkederek O'nun azabından korununuz ki, kurtuluşa erenlerden olasınız. kâfirler için hazırlanmış olan cehennem ateşinden sakını­nız. Allah'a ve Rasulüne itaat edin ki, O'nun rahmetine nail olan iyi kullardan olasınız.



Edebî Sanatlar


1. Hani diyordun. Olayı zihinde canlandırmak için, şimdiki za­manın hikayesi muzâri sıygasıyle ifade edilmiştir.

2. Rabbinizin size yardım etmesi. Rabb kelimesinin mu­hatap zamirine muzaf olması, onlara verilen önemi göstermektedir. Ebus-suûd böyle der.

3. "Bağışlar" ve "azap eder" kelimeleri arasında tıbâk sanatı vardır.

4. Faizi yemeyin. Burada faiz almayın yerine faiz yeme­yin denilmiştir. Çünkü almanın neticesi, onu yemektir. Bu mecâz-ı murseldir.

5. "Kat kat" kelimeleri arasında iştikak cinası vardır. [265]



Bir Uyarı


Ayette " kat Kat" ifadesinin kullanılması, faiz için ne bir kayıt ne de bir şarttır. O ancak insanların Cahiliyye zamanındaki durumlarını açıkla­mak ve büyük bir zulüm ve apaçık bir haksızlık olan, bu muameleden do­layı onları kınamak içindir. Zira onlar faizi kat kat alıyorlardı. Ebu Hayyan şöyle der: Kat kat faiz aldıkları bu kötü işten menedildiler. Bazan öyle olurdu ki, az bir borcun faizi yüzünden borçlunun bütün malı giderdi. Yüce Allah sözüyle onların yıldan yıla faizi katlıyarak artırdıklarına işaret eder. Faizin her türlüsü haramdır. Katlıyarak alma durumu, yasakla­manın bir kaydı ve şartı değildir.[266]



133. Rabbinizin bağışına ve takva sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cen­nete koşun.

134. O takva sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah güzel davranışta bulunanları sever.

135. Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da bizzat kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı hatırla­yıp, günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfar ederler. Zaten günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir ki. Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde, bile bile ısrar et­mezler.

136. İşte onların mükâfaati, Rablerinin mağfireti ve zemininden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlerdir. Amel edenlerin mükafaatı ne güzeldir.

137. Sizden önce kânun haline gelmiş bir takım olaylar gelip geçmiştir. Onun için, yer yüzünde gezin dolaşın da yalanlayanların akıbeti ne olmuş, görün.

138. Bu bütün insanlığa bir açıklamadır; takva sa­hip- leri için de bir hidâyet ve bir öğüttür.

139. Gevşeklik göstermeyin; üzüntüye kapılmayın. Eğer kalbden inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz.

140. Eğer siz (Uhud'da ) bir acıya uğradınızsa, (Bedir'de de düşmanınız olan) o kavim aynı acıya Cüz 4,

uğramıştır. İşte böylece biz günleri insanlar arasında değiştiririz. Allah iman edenleri ortaya çıkarmak ve aranızdan bazılarına şehadet nimetini lütfetmek için bu­nu yapıyor. Allah zâlimleri sevmez.

141. Bir de Allah iman edenleri temize çıkarmak, kâfirleri de helak etmek ister.

142. Yoksa, Allah içinizden cihad edenleri belli et­meden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gire­ceğinizi mi sandınız?

143. Andolsun ki siz, ölümle yüzyüze gelmezden önce onu temenni ederdiniz. İşte şimdi onu gözlerinizin önünde gördünüz.

144. Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi O, ölür ya da öldürülürse, gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim geri dönerse, Allah'a hiçbir şekilde zarar veremez. Al­lah, şükredenleri mükafaatlandıracaktır.

145. Her nefsin ölümü ancak Allah'ın iznine bağ­lıdır. (Ölüm), belli bir süreye göre yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini isterse, kendisine ondan veririz. Kim de âhiret sevabını isterse, ona da bundan veririz. Biz, şükredenleri mükâfatlandıracağız.

146. Nice peygamberler vardı ki, beraberinde Al­lah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler; boyun eğmediler. Allah sabredenleri se­ver.

147. Onların sözleri, sadece şöyle demekten iba­retti: Ey Rabbimiz! günahlarımızı ve işimizdeki taşkın­lığımızı bağışla; ayaklarımızı sabit kıl; kâfirler toplu­luğuna karşı bizi muzaffer kıl.

148. Allah, onlara dünya nimetini ve âhiret sev­abının en güzelini verdi. Allah, iyi davrananları sever.



Ayetlerin Öncekilerle Münasebeti


Yüce Allah önceki âyetlerde mü'minleri sabırlı ve takva sahibi olmaya teşvik etti ve Bedir savaşında onlara melekleriyle yardım ettiğine dikkatlerini çekti. Bu âyetlerde de nzas.ni kazanmak yarışmalarını emretmektedir. Daha sonra da Uhud savaşını ve ü'lerin önce zafer kazanmışken hezimete uğramalarını geniş bir şekilde açıklamakta Bunu takiben de bela ile imtihanın, hayatın bir sünneti olduğunu; peygamberlerin öldürülmesinin mü'minlerin kalplerine bir zafiyet vermemesi gerektiğini belirtmektedir. Daha sonra, âyet-i kerimeler, Uhud gazasından alınacak bir çok ders ve ibretleri açıklar. [267]



Kelimelerin İzahı


Sâriû, koşuşunuz demektir. Serrâ, rahatlık manasınadır. Darrâ darlık ve şiddet manasınadır.

Kazımın, öfkelerini yenenler demektir. öfkesini yut­tu ve tuttu, manasınadır. Bir kimse düşmana karşı gücü yettiği halde öfkelendiğini belirtmezse denir. Araplar, bîr kimse kırbayı doldu­rup ağzını bağladığında derler. Bu kelime, burdan alınmıştır. Fahişe, son derece çirkin olan işHalet, geçti demektir.

Sünen, takibedilen yol mânâsına gelen sünnet kelimesinin çoğludur,. Peygamber (s.a.v)'in sünneti de bu mânâyadır. Buradaki maksat, yal ani ıy anların başına gelen olaylardır.

Karh ve kurh kelimeleri yara manasınadır. Ferra şöyle der: Karh yara, kurh ise yaranın verdiği acı ve ıztıraptır.[268] Kelimenin aslı saf manasınadır. Saf su mânâsına gelen "Nudâviluhâ, onu dolaştırırız" demektir. Müdâvele, bir şeyi bi­rinden diğerine nakletmektir. Bir şey, bir şahıstan başka bir şahsa intikâl ettiğinde "el değiştirdi" denir.

yümehhısa, temize çıkarsın diye. Temhîs, temize çıkarmak demektir. Bir kimse bir şeyi bütün ayıplarından temizlediğinde der. Bu kelimenin aslında lügat mânâsı, temizlemek ve gidermek de­mektir.

Yemhaka, yavaş yavaş helak eder. Mahk, bir şeyi yavaş yavaş ' azaltmak demektir.

A'kâbikum, ökçe mânâsına gelen Akib kelimesinin çoğulu­dur. Bir şey önceki haline dönüştüğündedenir.

Müeccel, ileri ve geri alınmayan bir zamanla sınırlı demektir.

Keeyyin, nice manasınadır. Çokluk ifade eder. Aslı, sadece idi. Başına teşbih kâfi gelince çokluk ifade etti.

Ribbiyyûn, ribbî kelimesinin çoğuludur. Ribbî, rabbaniler gibi Rabbe nisbet edilmiş bir kelimedir. Buna göre ribbîler, Rabblerine ibadet eden muttekî âlimlerdir. Bir görüşe göre bu kelime, cemaat mânâsına gelen kelimesine nisbet edilmiştir.

İstckanu, boyun eğdiler. Bu kelime asıl itibariyle sükûn kö­künden gelmektedir. Zira boyun eğen kimse arkadaşı kendi hakkında iste­diğini yapsın diye sakin sakin durur. [269]



Âyetlerin Tefsiri


133. Allah'a itaat etmek ve emirlerine sarıl­mak suretiyle, mağfireti gerektiren amellere koşuşunuz ve göklerin ve yerin genişliği kadar geniş olan cennete koşunuz. Nitekim Hadîd sûresinde "Genişliği, göklerle yerin genişliği kadar olan cennete koşun[270] buyrulmuştur. Burada maksat cennetin genişliğini açıklamaktır. Genişliği bu kadar olursa, uzunluğu ne kadar olur, düşün. Bu cennetler, Allah'ın emrini uygulayanlar için hazırlanmıştır. [271]



134. Onlar öyle kimselerdir ki, bollukta da darlıkta da Allah için mallanın bol bol harcarlar. İntikam al­maya güçleri yettiği halde öfkelerini tutarlar, kendilerine kötülük veya zulmedenleri bağışlarlar, Allah, bu ve benzeri güzel vasıflarla mattasıf olanları sever. [272]



135. yine onlar öyle kimselerdir ki, büyük günahlardan bir günah işlediklerinde,[273] ya da herhangi bir günah sebebiyle kendilerine zulmettiklerinde, Hemen Allah'ın azametini ve kendisine isyan edenlere hazırladığı azabı hatırlar, günahtan uzak durur, tevbe eder ve Allah'a yönelirler. Günahları Allah'tan başka kim bağışlar ki? Bu soru cümlesi olumsuzluk ifade eder. Günahları, Allah'tan başkası bağışlamaz demektir. Bu cümle, kulların kalblerini hoş etmek onları tevbeye teşvik etmek ve günahlar ne kadar büyük olursa olsun, Allah'ın affının daha büyük ve rahmetinin daha geniş olduğunu açıklamak için gelmiş bir ara cümlesidir. kullar, yaptıklarının çirkinliğini bile bile bu fiillerinde ısrar etmezler. Bilakis onlardan uzak durur ve tevbe ederler. [274]



136. sıfatlarla muttasıf olan o mü'minlerin sevap ve mükâfatı, geçmiş günah­larının, Rableri tarafından bağışlanması ve ağaçlarının arasından nehirler akan cennetlerdir. Orada ebedî kalırlar. Allah'a itaat edenler için, cennet ne güzel bir mükafattır.

Sonra Yüce Allah, rüşd ve salâh ilkelerini takdim ettikten sonra Uhud savaşının kalan bölümünü geniş bir şekilde açıklamaktadır. [275]



137. Sizden önceki ümmetlerin peygamberlere muhalefetleri sebebiyle, haklarında icra edilen, helak etme ve köklerini kesme gibi, kanun olmuş bir takım ilahi vak'alar geçti. Yalanlıyanlarm, helak olduktan sonra geriye bıraktık­ları kalıntıları görüp öğüt ve ibret almak için yeryüzünde dolaşın da, on­ların haberlerini ve başlarına gelenleri öğrenin. [276]



138. Bu Kur'an, insanlar için bir açıklamadır. Yani Bu Kur'an'da[277] bütün insanlığa yetecek bir açıklama vardır. Keza doğru yola iletecek bir hidâyet, özellikle müttekîler için bir ibret ve öğüt vardır. Öğütten diğer insanlar değil de, sadece müttekîler faydalandığı için burada özellikle onlar zikredilmiştir. Daha sonra Yüce Allah, Uhud savaşında müslümanların başına gelen hezimetten dolayı onları teselli et­meye başlayarak şöyle buyurdu: [278]



139. Cihad Siz hususunda zayıflık göstermeyin, başınıza gelen öldürülme veya hezimete uğramadan dolayı üzülmeyin. onlara galip ve onlardan üstünsünüz. Uhud savaşında onlar sizi yendilerse, Bedir savaşında da siz onları yenmiştiniz Eğer gerçekten mü'min iseniz za'fa düşüp üzülmeyin. [279]



140. Eğer siz Uhud'da yaralandınız veya öldürüldüyseniz, müşrikler de Bedir'de sizin gibi yaralandı ve öldürüldülerİşte böylece biz günleri insanlar arasın­da döndürüp dolaştırırız. Günler devamlı değişir. Bir gün lehinize, bir gün aleyhinize olur. Bir gün üzülür, bir gün sevinirsin, Allah bunu, sizi imtihan ederek dar günlerde sabredenleri görmek ve mü'minlerle münafıkları birbirinrden ayırmak için yapıyor. ve bazıla­rınıza Allah yolunda şehadet nimetini lütfetmek istiyor, Allah zâlimleri sevmez. Uhud gününde peygamberlerinden ayrılan müna­fıklar bu zâlimlerdendir. [280]



141. Bir de Allah mü'minleri günahtan temiz ve pak edip münafıklardan ayırmak ve kâfirleri yavaş yavaş helak etmek ister. [281]



142. Ey mü'minler topluluğu! İmtihan edilip de temize çıkarılmadan cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz? Bu soru inkâr yoluyla sorulmuş bir sorudur. Böyle düşünmeyin demektir. Siz Allah yolunda cihad edip de Allah sizin cihadınızı ve musibetlere karşı sabrınızı bilmeden cennete gireceğinizi mi

düşünüyorsunuz? Taberî, âyetin mânâsı şöyledir der: Ey Muhammed'in As­habı! sizden Allah yolunda cihad edenler ve savaşta onun uğrunda başlarına gelecek acı ve ızdıraplara katlananlar mü'min kullarım tarafından bilinme­dikçe, Rabbinizin lütfuna mazhar olacağınızı mı zannediyorsunuz?[282]



143. Şüphesiz siz, düşmanın zorunu tatmadan önce, şehit olmak için düşmanla karşılaşarak Ölmeyi isti­yordunuz. Âyet savaşta direnmeyenler hakkında bir sitemdir. İşte onu, kardeşleriniz gözlerinizin önünde öldürüldüğünde ve sizin de Ölüme çok yaklaştığınızda gözlerinizle gördünüz.

Uhud savaşında kâfirler, "Muhammed öldürüldü" haberini yaydıkları ve münafıkların da: "Eğer o Öldürüldü ise gelin önceki dinimize dönelim dedikleri zaman şu âyet-i kerime indi: [283]



144. Muhammed sadece bir pey­gamberdir. Ondan Önce de bir çok peygamber gelmiştir. Bu peygamberlerin bir kısmı ölmüş bir kısmı da Öldürülmüştür. Allah, Muhammed'i öldürürse veya kâfirler onu şehid ederse iman ettikten sonra kâfir mi olacaksınız? Kim dininden dönerse Allah'a zarar vermez. O kendini Allah'ın gazap ve azabına arz ettiği için sadece kendine zarar verir. Allah, kendisine itaat edenlerin sevabını verecektir. Bunlar, sebat edip dinden dönmeyen­lerdir. Bundan sonra Yüce Allah her nefis için bir ecel takdir ettiğini ve bu ecelin ileri veya geri alınmayacağını bildirerek şöyle buyurdu. [284]



145. Her nefsin Ölümü Allah'ın izni ve dilemesine bağlıdır. Her nefis için tayin edilmiş belirli bir süre yazılmıştır. Bu müddet ne ileri alınır, ne de geri. Bundan maksat müslü-manları cihada ve düşmanla savaşa teşviktir. Çünkü korkaklık ömrü uzat­maz, cesaret de onu azaltmaz. Sakınmak kaderi önlemez. İnsan, tehlikeli işlere girse de, savaşsa da eceli gelmeden ölmez Her kim ameline karşılık dünya nimeti isterse ona istediğini veririz fakat âhirette onun bir payı yoktur. Bu âyet, savaştan ganimet bekleyenler için bir ta'rizdir. Bu âyette Yüce Allah, dünya nimetlerini elde etmenin, insan için gıpta edilecek bir şey olmadığını açıklamıştır. Çünkü dünya nimetleri iyilere de kötülere de bolca verilmektedir, Kim de ameline karşılık âhiret sevabı isterse, kendisine dünyada verdiğimiz ni­metlerle birlikte âhiret sevabını da eksiksiz veririz. Nitekim "Kim âniret kazancını istiyorsa, onun kazancını artırırız[285] mealindeki âyet-i kerimede böyle buyurulmuştur.

Şükredenlere, amel ve şükürlerine göre lütuf ve rahmetimizden vereceğiz. [286]



146. Nice peygamber Rabbani âlimler[287] ve Salih kullarla birlikte, Allah'ın dinini yüceltmek için savaştılar. Bunlar Allah yolunda savaştı, bunlardan öldürülenler de oldu.

Yine Allah yolunda başlarına gelen yaralanma ve Öldürülmeden dolayı zaaf ve korkalık göstermediler. Zaaf gösterip ci­hattan geri kalmadıkları gibi, düşmanlarına karşı zillet gösterip boyun da eğmediler. Allah yolunda bela ve musibetlere sabreden kimseleri Allah sever. [288]



147. Dinde sebat ve dayanıklılık göstererek, Allah'ın mağfiretinden başka bir şey istemediler şöyle dediler: Ey Rabbimiz. Günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı sana yapmamız gereken itaat ve ibadetteki kusurumuzu bağışla. Savaş alanlarında ayaklarımızı sabit kjl ve kâfirler topluluğuna karşı bize zafer nasip et. [289]



148. Allah onlara dünya nimetini ve güzel âhiret sevabını verdi. Yani Allah onlara dünya nimetlerinden olan ganimet, izzet, zafer ve ülkelere hakimiyeti nasip ettiği gibi âhirette de cennet ve nimetlerini verdi. Allah iyi davrananları sever. Yani güzel amel işleyen iyi niyetli olanları sever. Âhiret sevabının üstün­lüğünü ve Allah katında değeri olduğunu ifade etmek için, sadece âhiret sevabının güzelliği vurgulandı. [290]



Edebî Sanatlar


Bu mübarek âyetler, beyan ve bediî ilimlerinden birçok sanatı ihtiva eder. Bunları aşağıdaki şekilde özetliyebiliriz.

1. "Onun genişliği semâvât ve arzdır." Yani semâvât ve arzın genişliği gibidir. Burada benzetme edatı ile benzetme yönü gizlenmiştir. Buna teşbih-i beliğ denir.

2. Bir mağfirete koşun." Yani mağfireti gerektiren sebeplere koşun. Bu, bir şeyi, sebebinin yerine zikretme kebilindendir.

3. "Bolluk ve darlık." Burada edebî sanatlardan tıbâk vardır.

4. Günahları Allah'tan başka kim bağışlar ki. Bu­radaki soru ile olumsuzluk kastedilmektedir. Yani Allah'tan başkası bağışlamaz demektir.

5. Onların mükafatlan mağfirettir. Mü'minlerin ma­kamlarının yüksekliği ve faziletteki mertebelerinin yüceliğini göstermek için uzaklık ifade eden işaret ismi kullanılmıştır.

6. "Böyle amel edenlerin mükafatı ne güzeldir." Burada mahsûsun bil medh (övülen) hazfedilmiştir. Takdiri

7. Allah bilsin diye. Burada birinci şahıstan üçüncü şahsa il­tifat (dönüş) sanatı vardır. Çünkü bu kelime daha önce geçen "biz on­ları döndürürüz" den sonra gelmiştir. Bu iltifat sanatındaki sır ise, Allah yo­lunda cihadın şanını yüceltmektir.

8. Muhamnıed, bir peygamberden başka bir şey değildir. Burada mevsufun sıfata kasrı sanatı vardır.

9. Gerisin geriye mi döneceksiniz? Şerif Râdî şöyle-der; Bu bir istiaredir. Bununla, dinden dönmek kastedilmiştir. Yüce Allah şüpheye düşerek geri dönmeyi ökçeleri üzerine geri dönmeye benzetti.[291]



Faydalı Bilgiler


1. Âyet-i kerimesinde, birçok güzel ahlak esası vardır. Bunlar Allah yolunda bolca harcamak, Öfkeyi tutmak, kötülük edenleri af­fetmek, günahlardan tevbe etmek gibi esaslardır. Bunların herbiri, sayılamıyacak kadar faziletlerin kaynağıdır.

2. Âyette mağfiret cennetten önce zikredilmiştir. Çünkü bir şey, önce pisliklerden temizlenir, sonra süslenir. Buna göre hata ve günahlardan te­mizlenmemiş olan kimse cennete girmeye hak kazanamaz.

3. Burada ne kadar çok geniş olduğunu vurgulamak için, hususi ola­rak en mânâsına gelen "arz" kelimesi zikredilmiştir. Eni bu kadar olursa uzunluğu ne kadar olur?.. Tbn Abbas (r.a.) şöyle der: Yedi gök ve yedi yer birbirine eklendiğinde ne kadar geniş olursa cennetin genişliği de o ka­dardır.[292]

4. Hirakl, Peygamber(s.a.v)'e şöyle yazdı: Sen beni, göklerin ve yerin genişliğindeki cennete davet ediyorsun. Öyleyse cehennem nerede? Rasu-lullah şöyle buyurdu:"Sübhanellah... Peki gündüz olduğunda gece ne­rede?[293]

5. Yüce Allah birçok âyette, âhiretle ilgili amellerde yarışmayı em­retti: "Mağfirete koşun" Mağfiret için yarışın[294] Hayırlarda yarışın[295] Allah'ın zikrine koşun[296] İşte yarışanlar ancak onda yarışsınlar.[297] Dünya ile ilgili amellerde ise yavaş hareket etmeyi emretti:

"Yerin sırtlannda dolaşın"[298] Diğer bir kısmınız yeryüzünde yürüyecekler”[299]



149. Ey iman edenler! Eğer kâfirlere uyarsanız, sizi eski dininize geri çevirirler; o takdirde büsbütün kaybedersiniz.

150. Bilakis, mevlâmz Allah'tır ve O, yardımcıla­rın en hayırhsıdir.

151. Allah'ın, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmaları sebebiyle, kâfirlerin kalb-lerine yakında korku salacağız. Gidecekleri yer de ce­hennemdir. Zâlimlerin varacağı yer, ne kötüdür.

152. Siz Allah'ın izni ile düşmanlarınızı öldü­rürken, Allah, size olan va'dini yerine getirmiştir. Nihayet, öyle bir an geldi ki, Allah arzuladığınız gali­biyeti size gösterdikten sonra za'fa düştünüz; (Peygam­berin verdiği) emir konusunda tartışmaya kalkıştınız ve asi oldunuz. Dünyayı isteyeniniz de vardı, âhireti iste­yeniniz de vardı. Sonra Allah, sizi denemek için onların karşısında hezimete uğrattı. Şüphesiz sizi bağışladı. Za­ten Allah, mü'minlere karşı çok lütufkârdır.

153. O zaman, Peygamber arkanızdan sizi çağır­dığı halde siz, boyuna (savaş alanından) uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. Size keder üstüne keder verdik ki, bundan dolayı ne elinizden gidene, ne de [başınıza gelenlere üzülmeyesiniz. Allah, yaptıklarınız­dan haberdardır.

154. Bu şiddetli üzüntüden sonra sükûnet bulup yatışasınız diye Allah size hafif bir uyku verdi. Bu uyku sizden bir grubu kaplıyordu. Kendi canlarının kaygısı­na düşmüş bir gurup da, Allah'a karşı haksız yere Câ-hiliye devrindekine benzer düşüncelere kapılıyorlar, "Bizim elimizden ne gelir" diyorlardı. De ki: Emir, bütünüyle Allah'ındır. Onlar, Sana açıklayamadıklarını içlerinde gizliyorlar. "Bizim elimizden bir şey gelsey­di, burada öldürülmezdik". diyorlar. Şöyle de: Evleri­nizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerin­den çıkıp giderlerdi. Allah, içinizdekileri yoklamak ve kalblerinizdekileri temizlemek için (böyle yaptı). Allah, içinizde ne varsa hepsini bilir.

155. İki ordu karşılaştığı gün, sizi bırakıp gidenle­ri şeytan, sırf işledikleri bazı şeyler yüzünden iğfal et­mişti. Yine de Allah, onları affetti. Çünkü Allah, çok bağışlayıcı ve çok yumuşaktır.

156. Ey iman edenler! Sizler, inkâr edenler gibi, yer yüzünde sefere çıkan veya savaşan kardeşleri hakkında, "Eğer bizim yanımızda kalsalardı ölmezler, öldürülmezlerdi." diyenler gibi olmayın. Allah bu ka­naati onların kalblerine bir hasret olarak koydu. Hayatı veren de, alan da Allah'tır. Allah, yaptıklarınızı hakkıy­la görür.

157. Eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, şunu bilin ki, Allah'ın rahmeti ve mağfireti, onların biriktirecekleri bütün şeylerden daha hayırlıdır.

158. Andolsun, ölseniz de, öldürülseniz de Allah'ın huzurunda toplanacaksınız.



Bu Âyetlerin Öncekilerle Münâsebeti


Bu mübarek âyetler Uhud savaşı olaylarını ve onlardaki ibret ve ııasi-hatlan anlatmaya devam ediyor, ve bu savaştaki mağlubiyet sebeblerinden ve münafıkların rezilâne durumlarıyla mü'minlerin azîm ve iradalerini kırmak için Islamî davete karşı hazırladıkları komplolardan bahseder. [300]



Kelimelerin İzahı


Sultan; hüccet ve açık delil demektir. Asıl itibariyle kuvvet manasınadır. Bu mânâda valiye sultan denilir.

Mesvâ, insanın karar kıldığı ve barındığı yer demektir. Bir kim­se bir yerde ikamet ettiğinde, Araplar: derler.

Onları öldürüyorsunuz demektir. Zeccâc şöyle der: Öldürmek suretiyle kökünü kesmektir. Asıl itibariyle öldürecek yere vur­maktır. Şâir şöyle der.

Onları kılıçtan geçirdik. Geri kalanlar kaçıp dağıldılar. Uzaklaşıyordunuz demektir. yeryüzünde gidip uzak­laşmak manasınadır. arasında şu fark vardır: İs'âd yer üzerinde uzaklaşmaktır. Suûd ise yükselerek uzaklaşmak demektir. Hezimete uğrayanın yaptığı gibi, kimseye dönüp de bakmı­yordunuz demektir. Bu kelimenin aslı, dönmek için boynu çevirmek mânâsına gelen leyy kelimesidir.

Uhraküm, arkanız demektir. Size ceza verir manasınadır. Emeneten, emniyet ve sükun demektir. Örter, kapatır manasınadır. Allah'ın temize çıkarması için. temize çıkarmak ku­surlardan temizlemek demektir.

Onları zelleye, yani hataya düşürdü, manasınadır. Guzzen, ğâzî'nin çoğuludur. Gâzî Allah yolunda savaşa çıkan manasınadır. [301]



Nuzûl Sebebi


Uhud savaşında müslümanlarm başına gelen bazı musibetlerden son­ra Rasulullah (s.a.v) Medine'ye dönünce, Ashabtan, bazıları: "Allah bize za­feri vadettiği halde, başımıza bu musibet nerden geldi?" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah: ile başlıyan âyeti, Sizden Uhud'da savaşanlardan bazıları yani okçular dünyayı istiyorlardı" bölümüne kadar indirdi.[302]



Âyetlerin Tefsiri


149. Ey iman edenler! Kâfir ve münafıkların size söylediklerini tutarsanız, sizi küfre döndürürler de hüsrana uğrarsınız. İmanı küfürle değiştirmenizden daha büyük bir hüsran yoktur. İbn Abbas (r.a.) şöyle der: Kâfirlerden maksat münafıklardır. Onlar, mü'minler Uhud'dan döndüklerinde: "Muhammed pey­gamber olsaydı, başına bu musibet gelmezdi. Artık kardeşlerinize dönünüz" dediler. [303]



150. Hayır, bilakis Allah sizin yardımcmızdir. O'nun em­rine itaat ediniz. Siz kâfirlere itaat etmedikçe onlar size yardımcı olmaz. Buradaki Jj idrab içindir. Önceki mânânın tersini ifade eder. Allah, en iyi yardımcı ve destekçidir. Başkasından yardım istemeyiniz. Bundan sonra Yüce Allah, düşmanlarının kalplerine korku salacağını mü'minlere müjdeliyerek şöyle buyurur. [304]



151. Alla­h'ın, haklarında hiçbir hüccet ve delil indirmediği diğer ilahları Ö'na ortak koşup onlara tapmaları sebebiyle kâfirlerin kalplerine korku ve endişe sa­lacağız. Onların varacakları yer cehennemdir. zâlimlerin varacağı yer olan cehennem ateşi ne kötüdür. Onlar dünyada korku, âhirette de azap içinde kalacaklardır. Hadiste şöyle buyurulmuştur: "Bir aylık mesafeden düşmanın kalbine korku salma hususiyeti verilerek bana yardım edildi.[305]



152. Allah, düşmana karşı zafer kazandıracağına dair size verdiği sözü yerine getirdi. Zira siz onları hızlı bir şekilde öldürüyor; Allah'ın hikmet ve iradesiyle, kılıçlarınızla biçiyordu­nuz. Nihayet korkaklaşıp zaafa düştünüz ve dağ­daki geçiti tutma konusunda ihtilaf ettiniz, lah, istediğiniz zaferi size gösterdikten sonra, Peygamber (s.a.v.)'m emrine isyan ettiniz. Rivayet olunduğuna göre Rasulullah (s.a.v.) elli okçuyu dağın üzerinde bir geçite yerleştirdi. Buradan müslümanlan savunmalarını em­retti. Onlara: "Bizi kuşların kaptığını görseniz bile, sakın yerlerinizden ayrılmayın" dedi. İki ordu karşı karşıya geldiğinde, okçuların attığı okların yüzlerine gelmesi sebebiyle müşrik atlıları direnemedi ve hezimete uğra­dılar. Okçular bu durumu görünce "ganimete ganimete" diye bağırarak ga­nimet toplamak için aşağı indiler. Ancak kumandanları, on kişi ile birlikte geçiti tuttu. Müşrikler dağın arkasından gelerek bu okçuları öldürdüler ve kıhçlarıyle, müslümanlarm arkasından saldırmaya başladılar. Böylece, ka­zanılmış zafer müslümanlar için bir hezimete dönüştü. Yüce Allah bunu "istediğiniz zaferi size gösterdikten sonra" ifadesiyle vurgular. Sizden dünyayı yani gani­meti isteyen vardı. Bunlar dağdaki geçiti terkedenlerdir. Sizden âhireti ya­ni Allah'ın sevabını isteyenler de vardı. Bunlar kumandanları Abdullah b. Cübeyr ile birlikte geçidi tutup sonra şehit olan on kişidir.

Sonra Allah imanınızı denemek için kâfirler karşısında sizi hezi­mete uğrattı da geri döndünüz. İsyanınıza rağmen Allah sizi bağışladı. Burada şayet Allah affeimeseydi, işledikleri günah sebebiyle müslumanların başlarına gelenden daha çoğuna müstehak olacaklarına bir işaret vardır. İşte bunun içindir ki Yüce Allah, bu­yurdu. Yani Allah bütün zaman ve durumlarda mü'minlere karşı lütuf ve nimetiyle muamele eder. [306]



153. Ey mü'minler topluluğu! Kimse diğe­rini beklemeksizin arkanıza dönüp bakmaksızın savaştan kaçtığınız zama­nı hatırlayın. Muhammed (s.a.v) de arkanızdan sizi çağırıyor ve şöyle diyordu : "Ey Allah'ın kulları" Bana gelin, Ey Allah'ın kullan bana gelin. Ben Allah'ın Rasulüyüm. Kim tekrar savaşa dönerse, cennete girer." Siz ise hızla kaçıyordunuz Peygamberi üz­meniz ve onun emrine muhalefet etmeniz dolayısıyle, bu yaptığınıza ceza olarak Allah da sizi üzdü.[307] O, bunu, el­den kaçırdığınız ganimete ve başınıza gelen hezimete üzülmeyesiniz diye yaptı. Burası, üzüntü vermenin hikmetini açıklar. O da üzüntünün, elden kaçırdıklarını ve başlarına gelenleri onlara unutturmasıdır ki, bu da Allah'ın onlara bir lütfudur. Allah yaptıklarınızdan haber­dardır, ihlaslı ile İhlassızı bilir. [308]



154. Bu şiddetli üzüntüden sonra sükûnet bulup yatışasınız ve düşmanlarınızdan emin olasınız diye Allah size hafif bir uyku verdi. Bu da Allah'ın onlara başka bir ihsanıdır. Çünkü korkan kimse uyuyamaz. Buhârî'nİn Enes'ten rivayetine göre Ebu Talha Öyle demiştir: Uhud günü biz mevzi terimizde iken bizi uyku bastırdı. Ebu Talha şöyle devam eder: Kılıcım elimden düşüyor, onu alıyordum. Tekrar düşüyor, tekrar alıyordum[309] Bundan sonra Yüce Allah bu emniyetin umu­mi olmayıp sadece ihlaslılar için olduğunu; münafıkların korku ve dehşet içinde kaldıklarını açıklıyarak şöyle buyurur: Uyuklama hali sizden bir grubu, yani ihlâslı mü'minleri kaplıyordu. Başka bir grup, yani münafıklar kendi canlarının kaygısına düştüler. Bu du­rum onları hezimete sürükledi. Onların, canlarım kurtarmaktan başka bir kaygıları yoktu. Bunun sebebi, müşriklerin, "tekrar savaşacağız" diye tehdit etmeleriydi. Mü'minler harbe hazır bir halde oturdular. Allah onların üzerine bir sekinet indirdi de uyudular. Kâfirlerin geri dönmesinden korka­rak sarsıntı geçiren münafıklara gelince, korku ve dehşetten gözlerine uyku girmedi. Onlar Câhiliyye dönemindekiler gibi Allah hakkında kötü zanlarda bulunuyorlardı. İbn Kesir şöyle der: Münafık­lar, müşriklerin o anda galip geldiğini görünce, artık işin bittiğine, İslam'ın ve müslümanların yok olduğuna inandılar. İşte, şek ve şüphe ehlinin durumu budur, korkunç bir durum meydana çıktığında böyle âdi düşüncelere kapılır­lar.[310] Bizim elimizden ne gelir diyorlardı. Yani, bizim elimizde birşey yok, eğer isteğimize bırakılsaydı savaşa çıkmazdık. Ey Muhammed! O münafıklara de ki: Bütün iş Allah'ın elin­dedir. O, dilediği gibi tasarrufta bulunur. O münafıklar, sana açıklayamadıklarını içlerinde gizlerler. Onlar, bizim elimizden bir şey gelseydi burada öldürülmezdik derler. Yani eğer isteğimize bırakılsaydı, savaşa çıkmaz ve burada öldürülmezdik. Fakat zorla çıkarıldık. İşte, içlerinde gizledikleri şeyin açıklaması budur. Zübeyr şöyle der: O gün bizim üzerimize uyku indirildi. Beni uyku bastırmışken Muattip b. Kuşeyyir'in şöyle dediğini işitiyordum: "Eğer elimizden bir şey gelseydi, biz burada öldürülmezdik[311] Ey Muhammed! Onlara de ki: Al­lah'ın, içinizde öldürülmesini takdir ettiği kimseler varsa, evlerinizden çık-masaniz da o kimseler. Öldürülecekleri yere kendiliğinden gideceklerdir. Allah'ın kaderinden kaçıp kurtuluş yoktur. Allah içi­nizdeki ihlas ve nifakı yoklamak,ye kalplerinizdekini temizlemek için size bunu yaptı. Allah kalplerdeki sırları ve onlardaki hayır veya şerri bilir.

Bundan sonra Yüce Allah, Uhud gününde kaçanları açıklayarak şöyle buyurur: [312]



155. Şüphe yok ki, iki ordunun, yani müslüman ve müşrik ordularının karşılaştığı gün savaştan kaçanlar varya İşledikleri bazı günahlar, yani Peygamberin emrine muhalefetleri sebebiyle, şeytan onlara vesvese vererek ayaklarını kaydırdı ve hataya düşürdü. Şüphesiz Allah onları ceza­landırmaktan vazgeçti ve affetti. Çünkü Allah Gafurdur mağfireti boldur; Halîm'dir, kendisine isyan edenleri cezalandırma husu­sunda acele etmez. Bundan sonra Yüce Allah, münafıkların söz ve hareket­lerine uymayı nehyederek şöyle buyurur: [313]



156. Ey mü'minler! Sizler, kâfirleı yani münafıklar gibi olmayın. Onlar seferle ve savaşa çıkan münafık kardeşlerine veya Allah yolunda cihada giden gazilere şöyle derlerdi: Eğer bizim yanı­mızda kalıp savaşa çıkmasalardı ne ölürler, ne de öldürülürlerdi. Yüce Al­lah onların bu sözlerini reddederek şöyle buyurur. Allah bu kanaati onların kalplerine bir hasret olarak koydu, da bu fasit itikat onların ruhların da bir hasret olsun diye böyle söylediler. Yaşatan da öldüren de Allah'tır. Evde oturmak ölümü engelle­mez. Bu, onların söz ve inanışlarına reddiyedir, Allah, kul­larının amellerini bilir yaptıklarınızı görür ve ona göre karşılık verir. [314]



157. Şayet Allah yolunda harp ve cihat ederken şehit olur ve ya savaşa hazırlanırken ölürseniz Allah'tan bir mağfiret ve rahmet, dünya da kalmaktan ve onun fani nimetlerini toplamaktan daha hayırlıdır. [315]



158. İster yatağınızda ölün, ister harp meydanında öldürülün, neticede dönüşünüz Allah'adır. O, amellerinizin karşılığını verecektir. Öyleyse, sizi Allah'a yaklaştıracak ve O'nun rızasını celbedecek olan Allah yolunda cihadı ve O'na itaat etmeyi tercih ediniz. Şu şiiri söyleyenin Allah iyiliğini versin, ne de güzel söylemiş:

Eğer vücutlar ölüm için yaratılmışsa, kişinin Allah yolunda kılıçla öldürülmesi daha iyidir. [316]



Edebî Sanatlar


1. Sizi, Ökçelerinizin üzerinde geriye döndürürler.. Yani imandan küfre döndürürler. Bu, daha önce de geçtiği gibi istiaredir.

2. "İman ettiler" ile "kâfir oldular""gizliyorlar" ile "açıklıyorlar" ve "elden kaçırdınız" ile "başınıza geldi" lafızları arasında tıbâk sanatı vardır.

3 "Zâlimlerin varacağı yer ne kötüdür." Bu cümlede değil de, denilerek zamir yerine açık ismin getirilmesi sertlik ifade eder ve onların bir şeyi, konulması gereken yerden başka bir yere koydukları için yani Allah'a şirk koştukları için zâlim olduklarını gös­terir. Burada, kötülenen şey hazfedilmiştir. Takdiri şöyledir: Lül zâlimlerin barınağı olan cehennem ne kötüdür. Ebussuûd böyle ifade eder.[317]

4. Mü'minlere karşı lütufkardır. Burada kelimesi­nin nekre gelmesi, lütfün büyüklüğünü gösterir. yerine açık isim ola­rak denilmesi de mü'minleri şereflendirmek ve bu lütfün sebebi­nin iman olduğunu göstermek içindir.

5. arasında iştikak cinası vardır.

6. "Yeryüzünde yürüdüklerinde." Burada istiare var­dır. Karada yolculuk eden kimse, denizde kulaçlıyarak yüzen kimseye ben­zetilmiştir. Çünkü suda yüzen kimse onun dalgalarını yarmak ve içinde yol alabilmek için kol ve bacaklarıyle suya vurur. Telhisu'l-beyan'da böyle açıklanmıştır.[318]


Faydalı Bilgiler


1. Uhud savaşında sebat edenlerden birisi de, Enes b. Malik'in amcası cesur aslan, Enes b. Nadr'dır. Müslümanlar hezimete uğrayıp da, münafık­lar, Muhammed (s.a.v)'in öldürüldüğünü yayınca o şöyle dedi: Ey Allah'ım! Ben bu müslümanlarm yaptıklarından dolayı senden özür diliyor ve müşriklerin yaptıklarından uzak olduğumu sana arzediyorum. Sonra kılıcı ile ileri atıldı. Biraz sonra önüne Sa'd bin Muaz çıktı. Ona: "Nereye ey Sa'd? Vallahi Uhud'un ötesinden cennet kokusunu alıyorum" dedi ve savaşa devam etti. Az sonra şehit oldu. Müşrikler, onun azalarını keserek parçala­dılar. Kızkardeşinden başka hiç kimse onu tanıyamadı. Kardeşi onu par­maklarından tanıdı. Vücudunda sanki seksen küsur kılıç, mızrak ve ok yarası görüldü.[319]

2. îbn Kesir İbn Mes'ud'un şöyle dediğini rivayet eder: Uhud gününde kadınlar müslümanlarm arkalarında olup, müşriklerin yaralılarını öldürü­yorlardı. O gün, bizden dünya hayatını isteyen hiçbir kimse yoktur diye ye­min etseydim, doğru söylediğimi sanırdım. Nihayet Allah: Sizden, dünyayı isteyeniniz de vardı; âhireti isteyeniniz de vardı, âyetini indirdi. Rasulullah (s.a.v.), Ashabı muhalefet edip de ken­dilerine verilen emri yerine getirmeyince, dokuz kişilik bir grup içinde yalnız kaldı. Onuncu şahıs kendisi idi. Müşrikler onu yaralayıp kanını akı­tınca şöyle buyurdu: Onları bizden uzaklaştıran adama Allah merhamet et­sin. Sürekli olarak bu sözü söyledi. Nihayet onların da yedisi şehit edildi. Bir de baktılar ki Hamza'nm karnı yarılmış; Hint onun ciğerlerini almış, ağzında çiğniyor, fakat yiyemiyor. Rasulullah (s.a.v.) buna çok üzüldü ve onun üzerine yetmiş namaz kıldı. [320]



159. O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yu­muşak davrandın. Şayet sen kaba katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Bu halde on­ları afvet ve bağışlanmaları için dua et; İşler de onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah'a daya­nıp güven. Çünkü Allah, kendisine sığınanları sever.

160. Allah size yardım ederse, artık size üstün ge­lecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? Mü'minler, ancak Allah'a güvenip dayanmalıdırlar.

161. Bir peygambere, emanete hıyanet yaraşmaz. Kim emanete hıyanet ederse, kıyamet günü, hainlik etti­ği şeyin günahı boynuna asılı olarak gelir. Sonra her­kese, asla haksızlığa uğratılnıaksızın kazandığı tasta­mam verilir.

162. Allah'ın hoşnutluğunu gözetip O'na uyanla, Allah'ın hışmına uğrayıp dönen bir olurmu hiç? Beri­kisinin yeri cehennemdir. Cehennem ise ne kötü bir varış noktasıdır.

163. Allah'ın hoşnutluğunu arayanlar, Allah katın­da derece derecedirler. Allah, onların yaptıklarını gör­mektedir.

164. Andolsun ki, içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, Mü'm inlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hal­buki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.

165. (Bedir'de) iki katını (düşmanınızın) başına getirdiğiniz bir musibet, (Uhud'da) kendi başınıza ge­lince, "Bu nasıl oluyor." dediniz ha? De ki: O, kendi ku-surunuzdandir. Şüphesiz Allah'ın her şeye gücü yeter.

166. 167. İki ordunun karşılaştığı gün sizin başını­za gelenler, Allah'ın dilemesiyle olmuştur ki, bu da, mü'nıinleri ayırdetmesi ve münafıkları ortaya çıkarma­sı için idi. Bunlar; "Gelin, Allah yolunda çarpışın; ya da savunma yapın" denildiği zaman, "Harb olacağını bil­seydik elbet sizin peşinizden gelirdik." dediler. Onlar o gün, imandan çok, kâfirliğe yakın idiler. Ağızlarıyla, kalblerinde olmayanı söylüyorlardı. Halbuki Allah, on­ların gizledikleri niyeti çok iyi bilir.

168. Kendileri gibi evde oturup savaşa katılmayan kardeşlerine, (şehitler hakkında) "Bize uysalardı öldü-rülmezlerdi." diyenlere, " Eğer doğru sözlü insanlar iseniz, canlarınızı ölümden kurtarın bakalım." de.



Bu Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Âyet-i kerimeler Uhud savaşını anlatmaya devam ediyor. Yüce Allah geçen âyetlerde rnüslümanlarm hezimetini, başlarına gelen üzüntü ve ızdırabi anlattı, onlara hastalığın kaynağını gösterdi ve ilacını Öğretti. Bu mübarek âyetlerde hakimane liderlik övülmektedir. Sahabeden bazılarının, Rasulullah (s.a.v.)'m emrine muhalefet etmelerine rahmen, o onlara güzel ahlâk ve merhametli kalbi ile muamele etti. Onlara sert ve şiddetli bir şe­kilde değil, lütuf ve iyilikle hitap etti. Dolayısıyle, kalpler onun daveti et­rafında toplandı ve liderliği altında birleştiler. Ayrıca bu âyetler Peygam­berin ahlâkından, böyle merhametli peygamber ve büyük kumandan gön­dermekle onlara verilen nimetin büyüklüğünden ve bu savaşLa meydana ge­len diğer önemli olaylardan bahsetmektedir. [321]



Kelimelerin İzahı


Fazz kaba ve kötü huylu manasınadır. Vahidî şöyle der: Fazz, kötü huylu ve kaba kimse demektir. Şâir şöyle der.

Amcanın kabalığından veya kardeşin katılığından korkuyorum. Daha önce, ona karşı sözle eziyetten korkuyordum.

Galîzu'1-kalb, kalbi hiçbir şeyden etkilenmeyen ve yumu-şamayan kimse demektir. Şairin şu sözü de bu mânâya kullanılmıştır.

Biz hiç kimseye ağlamıyoruz, bize ağlanır mı? Bizim ciğerlerimiz develerinkinden daha katıdır.[322]

Dağıldılar demektir. kelimesi aslında kırmak manasına­dır. "Ağzına sağlık, Allah dişlerini dağıtmasın" mânâsındaki ^ atasözünde de bu mânâda kullanılmıştır.

Hıyanet eder demektir. Gulûl, hıyanet manasınadır. Asıl mânâsı bir şeyi gizlice almaktır. Bir kimse gizlice, ganimetten bir şey alırsa denilir. : Döndü demektir.

Şiddetli gazab manasınadır. : Ev, barınak demektir.

Onları temizler manasınadır.

Lütuf ve ihsanda bulundu demektir. Minnet; ihsan etmek, lütfetmek manasınadır.

Defedin demektir. defetmektir. "Ondan ce-zayi kaldırır, defeder"[323]



Nüzul Sebebi


Bedir günü, ganimetler içersinden kırmızı bir kaftan kayboldu. B:azı kimseler: "Belki de onu Peygamber (s.a.v.) aldı" dediler. Bunun üzerine Yü­ce Allah: ... "Bir peygambere emanete hıyanet yaraşmaz...' âyetini indirdi.[324] [325]



Âyetlerin Tefsiri


159. Ey Muhammedi Arkadaşlarının senin em­rine muhalefet ve itaatsizlik etmelerine rağmen Allah'ın, senin kalbine yerleştirdiği rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandm ve iyi muamele ettin, Eğer sen zâlim huylu ve katı kalpli olup onlara karşı kaba ve sert davransaydm, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi. Kabalık sözde olduğu için, Allah, Peygambe­rin lisanında kabalık, kalbinde de katılık olmadığını "Eğer sen kaba ve katı kalpli olsaydın" ifadesi ile açıkladı. Muhammedi Onların Sana yaptıkları eziyeti bağışla, Allah'tan onlar için mağfiret iste ve bütün işlerinde onlarla meşveret et ki, bu hususta insanlar da sana uysun. Hasan-ı Basrî şöyle der: Meşveret eden bir topluluk, mutlaka işlerinin en doğrusunu bulur.[326] Rasulullah ashabı ile çokça istişare ederdi.

İstişareden sonra bir işe karar verdiğin zaman Allah'a dayan, artık işini O'na bırak. Şüphesiz Allah, kendisine güvenenleri, işlerini O'na bırakanları sever. [327]



160. Allah size yardım etmek isterse, kimse-nin size galip gelmesi mümkün değildir, Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? Yani sizin yar­dımsız kalmanızı arzu eder ve size yardım etmeyi bırakmak isterse, artık sizin için bir yardımcı yoktur. Bedir'de zafer kazanmanız, Uhud'da mağlup olmanız, her ne olursa olsun, hepsi Allah'ın dilemesi ile olur. Çünkü bütün işler O'nun elindedir. İzzet ve zafer zelil kılma ve yardımsız bırakma gibi herşey O'nun elindedir. Mü'minler sadece Allah'a gü­vensin; O'na sığınsın ve dayansınlar. [328]



161. Hiçbir peygamberin, ne aklen ne de dinen, gani­mete hıyanet etmesi sahih ve doğru olmaz. Buradaki olumsuzluk, böyle bir hâlin olmayacağını gösterir. Böyle bir hâlin olmayacağım göstermek böyle bir fiilin olmadığını göstermekten daha beliğdir. Çünkü bundan maksat, böyle bir fiilin meydana gelmesi ve vuku bulmasından da öte bunu tasavvur etmenin bile doğru olmadığını bildirmektir. Kim müslümanların ganimetinden herhangi bir şeye hıyanet ederse, kıyamet günü, herkesin huzurunda rüsvaylık alameti olarak, hainlik ettiği şeyi boy­nunda taşıdığı halde gelir. -o Sonra herkese, yaptığının karşılığı eksiksiz olarak verilir. Onlara zulmedilmez. Yani herkes eksiksiz ve ziyadesiz olarak yaptığının tam karşılığını alır. İsyankarın cezası artırılmayacağı gibi, itaatkârın sevabı da eksiltilmez. [329]



162. Allah'ın hoşnutluğunu gö­zetip ona uyanla Allah'ın hışmına uğrayan bir olur mu hiç? Yani Allah'a itaat edip rızasını arayan ile, O'na isyan edip gazabına müstehak olan ve hüsranla donen kimse eşit değildir. Berikinin vara­cağı yer cehennemdir. Cehennem onun için ne kötü bir karargahtır. [330]



163. Allah katında onların dereceleri farklıdır. Taberî şöyle der: Allah katında onların makamları farklıdır. Allah'ın rızasına u-yanlar için bol sevap ve ikram vardır. Allah'ın gazabına uğrayarak dönenler için de horluk ve elim verici bir azab vardır.[331] Allah, on­ların yaptıklarını görmektedir. Kulların amelleri O'na gizli kalmaz. Allah onlara amellerinin karşılığını verecektir.

Bundan sonra Yüce Allah, son peygamberi göndermekle, mü'minlere lütfettiği büyük nimeti hatırlatarak şöyle buyurur: [332]



164. Andolsun ki Allah, mü'minlerin içlerinden bir peygamber göndermekle onlara büyük bir lütufta bulunmuştur. Bu peygamber kendi cinslerinden, durumunu bildikleri ve ah­valinden haberdar oldukları, Arap toplumuna mensup bir peygamberdi. Ra-sulullah (s.a.v) alemlere rahmet olduğu halde, Yüce Allah burada özel ola­rak mü'minleri zikretti Zira peygamberden faydalananlar sadece mü'min-1 erdir. Bu peygamber indiri­len vahyi onlara okuyor, günah ve kötü amel kirlerinden onları temizliyor ve yine onlara kitap ve hikmeti yani, Kur'an-i Kerim'i ve sünnet-i seniyyeyi öğretiyor. Halbuki onlar, peygamber gönderil­meden Önce apaçık bir sapıklık için de idiler. Onlar bu sapıklıklardan hidâyete kavuşturuldular ve ümmetlerin en üstünü oldular. Ey mü'minler! Uhud günü başınıza büyük bir musibet gelip sizden yetmiş kişi öldürülünce -Halbuki siz Bedir'de onlardan yetmiş kişi öldürmüş yetmişini de esir alarak bunun iki mislini onların basma getir­miştiniz- bu bela nerden? Bu hezimet nerden geldi? Halbuki Allah bize zafer vadetmişti" dediniz, öyle değil mi? Hezimete ve musibete kendileri sebep oldukları halde, "bu belâ nerden?" demeleri kınanmalarına sebep olmuştur. Ya Muhammedi Onlara de ki: Sizin ba­şınıza gelen bu musibetin sebebi sizsiniz. Zira siz peygamberin emirlerine itaat etmediniz ve ganimet sevdasına kapıldınız, Al­lah'ın herşeye gücü yeter. Dilediğini yapar, onun hükmünü bozup başka bir hüküm verecek ve O'nun hükmünü geri çevirecek kimse yoktur. [333]



166. Uhud günü müslüman ordusu ile müşrik ordusu karşılaştığında başınıza gelenler, mü'minler ile münafıklar birbirinden ayrılsın diye, Allah'ın ezeli iradesi, hikmetli takdiri ve kaza ve kaderi ile meydana gelmiştir. Allah'ın sabır ve sebat edip sarsılmayan mü'minleri ve[334]



167. Abdullah b. Ubeyy b. Selul ve arkadaşları gibi, münafıklık edenleri birbirinden ayırması içindir.Bunlar Üçyüz kişi do­layında olup, Uhud gününde Rasulullah (s.a.v.)'tan ayrılıp geri dönenlerdir. L*i.al Bunlara, "Gelin Allah yolunda çarpı­şın, ya da savunma yapın" denildiğinde, yani mü'minler onlara: "Gelin bi­zimle birlikte müşriklere karşı savaşın veya görüntümüzü çoğalmak sure­tiyle bizi müdafaa edin" dediklerinde, Şöyle dediler: "Eğer sizin savaşma durumunda kalacağınızı bilsek, elbette sizinle birlikte savaşırdık. Fakat savaş çıkacağını sanmıyoruz."

Onlar böyle söylemekle, o gün, imandan küfre daha yakın oldular. Kalplerindekinin tersini söylüyorlardı. Allah onların gizledikleri şirk ve nifakı bilir. [335]



168. Yine Allah, kendileri gibi savaşa katıl­mamış olan kardeşlerine "Mü'minler bize uysalar, nasiha­timizi dinleseler ve bizim döndüğümüz gibi dönselerdi orada öldürülmez-lerdi" diyen münafıkları da mü'minlerden ayırmak istedi.

Ey Muhammedi O münafıklara de ki: Eğer savaşa çık­mamak ölümden kurtarıyorsa, iddianızda doğru iseniz, ölümü kendinizden uzaklaştırınız. Bundan maksat onları kınamak ve susturmaktır. Sarp ve sağlam kalelerde bile olsanız Ölüm size gelecektir. [336]


Edebî Sanatlar


1. "Size yardım ederse" ile "sizi yardımsız bırakırsa" lafızları arasında mukabele sanatı vardır. Mukabele edebî sanat­lardandır.

2. Mü'minler sadece Allah'a güvensinler. Bura­da hasr ifade etmek için harf-i cer ile mecrûr fiilden Önce gelmiştir.

3. Hiçbir peygamberin ganimet malına hıyanet etme­si sahih ve doğru olmaz. Burada durumu olumsuzlaştırmak, fiili olumsuz-laştırmaktan daha beliğ olmuştur.

4. Allah'ın rızasına uyan ile, Allah'ın hışmına uğrayıp dönen bir olur mu liiç? Ebu Hayyan der ki: Bu, gü­zel bir istiaredir. Allah'ın şeriatı, hidâyete eren kimsenin tâbi olduğu bir klavuza (delile) benzetildi; âsî ise, bir şeye uyması emredilen ve fakat ona uymaktan yüz çeviren, onu terkedip dönen şahsa benzetildi.[337]

5.Allah'ın hışmıyla, Burada kelimesinin nekre ola­rak getirilmesi, hışmın korkunçluğunu gösterir. Anlatılamayacak kadar bü­yük bir hışım demektir.

6. Onların dereceleri farklıdır. Burada muzaf hazfedilmiştir. takdirindedir. Yani, "Onlar farklı derecelere sahiptirler" demektir. Mü'minin derecesi yüksek; kâfirin derecesi alçaktır.[338]

7. açıklıyorlar ile gizliyorlar kelimeleri arasında tıbâk sanatı vardır.

8. Başınıza bir musibet geldi, cümlesinde, kelimeleri arasında iştikak cinası vardır.Bu da, bediî güzelliklerdendir.[339]



Bir Uyarı


Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak dav-randın. Bu âyette Peygamberimize (s.a.v.) özel olarak güzel ahlâk veril­diğini gösteren delil vardır. Dikkate değer bir konudur ki, Rasulullah (s.a.v.), insanların, büyüklük vasıflarını kendin de en çok toplayanı ve en mütevazi olanıdır. Çünkü o, neseb bakımından insanların en şereflisi, haseb bakımından en üstünü, amelce en güzeli, ikram etme bakımından en cömerdi ve en fasih konuşanı idi. İşte bunların hepsi, büyüklüğü gerektiren vasıflardır. Öte yandan onun alçak gönüllülüğünü gösteren alemetler de şunlardır: O elbisesini yamar, ayakkabısını tamir ederdi. Eşeğe biner, yere otururdu. Kölelerin davetlerine giderdi. Allah'ın sâlat ve selâmı, faziletler ve güzel ahlâk deryası, nur kaynağı Rasulullah (s.a.v.) üzerine olsun. [340]



Faydalı Bilgiler


Allah'a tevekkül etmek, iki bakımdan en yüce makamlardan sayılır. Birincisi; Allah, tevekkül eden kulunu sever. Nitekim âyet-i kerimede Allah tevekkül edenleri sever, buyurmuştur. İkincisi: Tevek­kül eden kimsenin, Allah'ın koruması altında olduğu garantisidir. Nitekim âyet-i kerimede "Kim Allah'a tevekkül ederse, Allah ona kafidir[341] buyrulmuştur.[342] [343]



169, 170. Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdiği ile sevinçli bir halde Rableri yanında rıziklara mazhar olmaktadırlar. Arka­larından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehid kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulun­madığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar.

171. Onlar Allah'tan gelen nîmet ve keremin; Allah'ın, mü'minlerin ecrini zayi etmeyeceği müjdesi­nin sevinci içindedirler.

172. Yara aldıktan sonra, ve yine Allah'ın ve Pey-gamber'in çağrısına uyanlar (Özellikle) bunların içle­rinden iyilik yapanlar ve takva sahibi olanlar için pek büyük bir mükâfaat vardır.

173. Bir kısım insanlar mü'minlere, "Düşmanları­nız olan insanlar, size karşı toplandılar; aman sakının onlardan!" dediklerinde bu, onların îmanlarını bir kat daha artırmış ve "Allah bize yeter. O ne güzel vekil­dir." demişlerdir.

174. Bunlar kendilerine hiçbir fenalık dokunma­dan, Allah'ın nîmet ve keremiyle geri geldiler. Böylece Allah'ın rızasına uymuş oldular. Allah, büyük kerem sahibidir.

175. İşte şeytan, sizi ancak dostlarıyle korkutur. Şu halde, eğer îman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın; benden korkun.

176. İnkârda yarışanlar sana kaygı vermesin. Çün­kü onlar, Allah'a hiçbir zarar veremezler. Allah onlara, âhiretten yana bir nasip bırakmak istemiyor. Onlar için çok elemli bir azap vardır.

177. Şurası muhakkak ki, îmanı küfürle değişti­renler, Allah'a hiçbir zarar veremezler.

178. İnkâr edenler sanmasınlar ki, kendilerine mühlet vermemiz onlar için daha hayırlıdır. Onlara an­cak, günahlarını artırmaları için fırsat veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.

179. Allah, pis olanı temiz olandan ayırdetmeksi-zin, mü'minleri, bulunduğunuz halde bırakacak değil­dir. Bununla beraber Allah, size gaybı da bildirmez. Fa­kat Allah, elçilerinden dilediğini seçer (ona gaybı bildi­rir.) O halde Allah'a ve peygamberlerine îman edin.

Eğer îman eder, takva sahibi olursanız, sizin için de çok büyük bir ecir vardır.

180. Allah'ın, kereminden kendilerine verdikleri­ni (infakta) cimrilik gösterenler, sanmasınlar ki o, ken­dileri için hayırlıdır; tersine bu onlar için pek fenadır. Cimrilik ettikleri şey de kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Al­lah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.



Bu Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Bu âyet-i kerimeler Uhud savaşı olaylarını anlatmaya devam ediyor. Münafıkların sırlarını ve rezil durumlarını açığa çıkarıyor ve bu büyük savaştan alınacak ibret ve dersleri açıklıyor, [344]



Kelimelerin İzahı


Sevinirler, demektir. Bu, cilt (deri) mânâsına gelen beşere kökünden türemiştir. Çünkü insan sevindiği zaman, sevinç alameti yüzünde görünür. İbn Atıyye şöyle der; Burada istifal kalıbının sin'i talep mânâsındî kullanılmamıştır. Yani, o sevinç isterler, demek değildir. Fiil, sula sı mücerredi olan mânâsında kulanılmıştır. Nitekim"Allah da hiçbir şeye muhtaç olmadığını gösterdi.[345] âyetinde de sin harfi talep için kullanılmamıştır.

Fetha ile Karh, yara; zamme ile kurh ise yaranın acısı demek­tir. Nitekim daha önce geçti.

Hasbunâ, bize yeter demektir. Kifayet mânâsına gelen, ihsâb kelimesinden alınmıştır. Şâir şöyle der:

Evimizi keş ve yağ ile dolduruyorsun. Halbuki sana zenginlik olaral doya doya yiyip içmek yeter.

Hazz, pay demektir. Hayır ve serde kullanılır. Ancak, herhang bir kayıtla kayıtlanmadığı takdirde, hayır için kullanılır.

Mühlet veririz manasınadır. İmlâ; ertelemek, mühlet vermek de mektir. Kurtubî şöyle der: Burada imladan maksat, uzun ömür ve müraffe bir hayattır.[346]

Ayırır demektir. Bir kimse bir şeyi diğerinden ayırdığı zaman denir. aynı mânâyadır. "Ayrılın bir tarafa bugün, ey günahkârlar.[347] âyetindeki fiili de bundan türemiştir.

Seçer manasınadır.

Boyunlarına dolanacaktır. Bu kelime gerdanlık mânâsına gelen kökünden olup, gerdanlığın boyna geçirildiği gibi, onların malla­rı da boyunlarına geçirilecektir, demektir. [348]



Nuzûl Sebebi


a. İbn Abbas (r.a.)'tan rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: Uhud'da kardeşleriniz şehid olunca, Allah onların ruhlarını yeşil kuşların içine koydu. Onlar cennet nehirlerinden içer, meyvelerinden yer ve Arş'ın gölgesinde asılmış olan altın kandillere konarlar. Onlar yiye­ceklerinin içeceklerinin tadını ve sohbetlerinin zevkini alınca dediler ki: Kardeşlerimizin cihadtan uzak durmamaları ve savaş sırasında kaçma­maları için, bizim sağ olduğumuzu ve cennette razıklandınldığımızı onlara kim bildirecek? Yüce Allah "Sizin durumunuzu onlara ben duyuracağım" buyurdu ve "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler zannetmeyin" âyetini indirdi.[349]

b. Câbir b. Abdullah'ın şöyle dediği rivayet olunur. Rasulullah (s.a.v.) bana rastladı ve dedi ki: "Ey Câbir. seni üzüntülü ve kederli görüyorum, se­bebi ne?" Dedim ki: Ya Rasulullah! Babam borçlu olarak şehid oldu. Ge­ride birçok çoluk çocuk bıraktı." Rasulullah (s.a.v.) buyurdu ki Allah'ın ba­bana verdiğini sana müjdeleyeyim mi?" Evet, ya Rasulallah." dedim. Buyurdu ki: "Allah babanı diriltti ve onunla, vasıtasız olarak doğrudan konuştu. Halbuki Allah hiç kimse ile, arada bir perde olmadan konuşmaz. Allah ona şöyle buyurdu: Ey Abdullah! Dile benden, ne dilersen sana ve­reyim. Baban şöyle cevap verdi: Ey Rabbim! Senden, beni dünyaya döndür­meni ve senin uğrunda ikinci defa şehid olmayı istiyorum. Yüce Allah şöy­le buyurdu: "Ben daha önce, insanlar öldükten sonra, dünyaya geri döndürül­meyecekler diye söz verdim." Baban şöyle dedi:Ya Rabbi! Bunu, geride bı­raktıklarıma ulaştır" Bunun üzerine Yüce Allah âyetini indirdi.[350]



Âyetlerin Tefsiri


169. Allah'ın dinini yüceltmek için O'nun uğrunda şehid olanları, sakın hissetmeyen ve nimetlerden faydalan­mayan ölüler sanmayınız. Bilakis onlar, huld cennet­lerinde nihmetlerinden yararlanan, sabah akşam oranın nimetleriyle rızıklanan diri kimselerdir. Vahidî şöyle der: Şehidlerin yaşadıklarına dair en doğru görüş, Rasulullah (s.a.v.)'tan rivayet edilen görüştür. Buna görelonla-rın ruhları, yeşil kuşların içindedir. Onlar cennet nimetlerinden rızıklanır; onlardan yer ve yararlanırlar. [351]



170. Onlar cennet nimetlerinden faydalanır, Allah'ın kendilerine lütfettiği maddî ve manevî nimetler dolayısıyle sevi­nirler. Cihadda ölmemiş olan mücâ-hid kardeşlerinin, şehid oldukları takdirde, ölümden sonra mazhar olacak­ları nimetler sebebiyle sevinirler.

Sevinirler, çünkü âhirette, kardeşlerinin her­hangi bir korkuları olmaycaktır ve naim cennetlerinde bulunacakları için dünyadan ayrılmalarına da üzülmeyeceklerdir. [352]



171. Onlar, Al­lah'tan gelen nimet ve keremin; Allah'ın, mü'minlerin ecrini zayi etme­yeceği müjdesinin sevinci içindedirler. Yüce Allah, sevinçle ilgili olan ni­met ve lütfü hatırlatmak için, onların sevinçlerini ikinci defa zikretti. Ya­ni: Allah'ın kendilerine bahşettiği büyük ikram ve bol bol verdiği lütuf ve sevap sebebiyle sevinirler. Nimet, İtaatları sebebiyle hak ettikleri şeydir. Fazl ise, onlara kat kat fazla verilen mükâfattır. [353]



172. Uhud savaşında yara aldıktan sonra, yine Allah'ın ve peygamberin çağrısına uyup itaat edenler var ya, Bunların içlerinden, bilhassa iyilik yapanlar ve takva sahibi olanlar için pek büyük bir mükâfat vardır. İbn Ke­sir şöyle der: Bu çağrıya uyma, Hamrâu'1-esed[354] gününde olmuştur. Müş­rikler Uhud'da müslümanlara yapacaklarını yaptıktan sonra, memleketle­rine döndüler. Sonra da Medine'lileri tam mânâsıyle yok edip işi bitirme­diklerine pişman oldular. Bu haber Rasulullah (s.a.v.)'a ulaşınca, müslü-manlarm güçlü ve kuvvetli oldukalarını göstermek ve müşrikleri korkut­mak için, müslümanlarm onların peşinden gitmelerini emretti. Uhud'da ha­zır bulunanlardan başkasına da izin vermedi. Müslümanlar yaralı ve bitkin olmalarına rağmen, Allah ve Rasulune itaat ederek gittiler.[355] İşte bu dere­cede yaralı ve bitkin olmalarına rağmen, Rasulullah (s.a.v.)'m emrine itaal edip gazaya katılan mü'minlerin pek büyük bir mükafatı ve bolca sevabı vardır. [356]



173. Bir kısım insanlar mü'minlere, "düşmanlarınız olan insanalar, size karşı toplandılar aman sakının onlardan." dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha ar­tırmıştır. Yani, bu takva sahibi mü'minler öyle kimselerdir ki, müşriklerin taraftarlarından bazıları aralarına kötü haber yayıp:Kureyş size karşı, sayılamıyacak kadar insan topladı. Başınıza geleceklerden korkun, dedikle­rinde, bu korkutma, onların sadece imanlarını artırdı. /yi Allah bize yeter, O ne güzel vekildir, dediler. Yani mü'minler: Allah bize yeter, O bizim koruyucumuz ve işlerimizi yürütendir. O ne güze sığı­nak ve kendisine tevekkül edenlere ne güzel yardımcıdır" dediler. [357]



174. Allah'ın lutfu ile sağ salim ve bol mükâ­fat ve ecirle Onlara hiçbir fenalık veya bir eziyet do­kunmadı. Dünya ve âhirette mutluluk vesilesi olan, Allah'ın rızazını kazındılar. Allah büyük kerem sahibidir; kullarına bolca lütufta bulunur. [358]



175. Azminizi kırmak maksadıyle "insanlar size sarşı, sayılamıyacak kadar insan topladılar" sözünü söyleyen şeytan­dır. Kendilerinden çekinmeniz için kâfir dostlarıyle sizi korkutuyor,

Onlardan çekinip korkmayın. Ben, onlara karşı size zafer vermeyi tekeffül ediyorum. Gerçekten mü'min iseniz, benim em­rime isyan edip de helak olmaktan korkunuz. Ayette adı geçen şeytandan maksat, Nuaym b. Mesu'd el-Eşcaî'dir. Bunu, müslümanların moralini bo­zup azimlerini kırmak için Ebu Süfyan göndermişti. Ebu Hayyan şöyle der: Korkutma; şeytanın vesvesesi, iğvâsı ve onu insanların kalbine atması se­bebiyle meydana geldiği için, bu fiil şeytana nisbet edilmiştir.[359]



176. Ey Muhammed! Söz ve fiilleri ile küfre doğru koşan o münafıkların hareketlerinden dolayı üzülme ve keder­lenme. Onların Islama ve müslümanlara kurdukları tuzaklara aldırış etme. Bu âyet, Peygamber (s.a.v.) için bir tesellidir. Çünkü on­lar, küfürleri sebebiyle Allaha hiç bir zarar veremezler; onlar sadece kendi­lerine zarar verirler. Allah, hikmeti ve dile­mesi ile, âhirette onlara sevaptan bir pay vermemek ister. Se­vaptan mahrum olmalarından öte, cehennemde onlar için büyük bir azab vardır. [360]



177. Daha önce adı geçen ve imanla küfrü değiştiren münafıklar varya, onlar dinden dönmek ve kâfir olmakla Allah'a asla zarar veremezler. Onlar için elem verici bir azap vardır. [361]



178. Kâfirler sanmasınlar ki, azap ve ceza vermeden mühlet vermemiz ve ömürlerini uzatmamız on­lar için hayırlıdır. Biz ancak, günah kazansınlar da, günahları daha da çoğalsın diye onlara mühlet ve uzun ömür veriyoruz.âhirette onlar için alçaltıcı bir azap vardır. [362]



179. Allah, imtihan edip de, mü'minlerle münafıkları birbirinden ayırmayıp, asla öyle karışık halde bırakmaz. Nitekim Uhud gazasında böyle yapmış ve orada iman ehli ile nifak ehli ortaya çıkmıştır. Bu âyet, Allah'ın, mü'minleri münafıklardan ayıracağına dair Rasulüne verdiği bir sözdür. İbn Kesir şöyle der : Mutlaka Allah öyle bir imtihan tertip eder ki, bu imtihanda Allah'ın dostu ortaya çıkar ve düşmanı da rezil ve rüsvay olur. Sabırlı mü'minle günahkar münafık, bu imtihan sayesinde birbirinden ayrılır. Nitekim Yüce Allah, Uhud gününde mü'minlerle münafıkları bu şekilde birbirinden ayırmıştır[363] Bununla beraber Allah size gaybı da bildirecek değildir. Taberî şöyle der: Bu âyetin tefsiriyle ilgili görüşlerin en uygunu şudur: Allah kulların kalplerinden sizi haberdar ede­cek değildir ki, siz mü'min, münafık ve kâfiri tanıyasıniz. Fakat Allah, Uhud savaşında sıkıntı vererek ve düşmana karşı cihadı emrederek mü'minlerle münafıkları birbirinden ayırdığı gibi, bir takım imtihan ve belâlarla mü'minleri münafıklardan ayırır.[364] Fakat Allah, peygamberlerinden dilediklerini seçer ve onları gaybtan ha­berdar eder. Nitekim, Peygamber (s.a.v.)'i münafıkların durumlarından ha­berdar etmiştir. O halde, gaybı sadece Allah'ın bildiğine, gayb işleri ile ilgili olarak Peygambere haber verdiği şeylerin, ancak Allah'tan bir vahiy ile bildirildiğine sağlam bir şekilde iman edin. Eğer peygamberlerimi tasdik eder ve itaat ederek Rab-binizin azabından sakınırsanız sizin için büyük bir sevap vardır. [365]



180. Allah'ın, kere­minden kendilerine verdiklerini onun yoluna sarfetmede cimrilik gösterenler sanmasınlar ki, bu, kendileri için hayırlıdır. Yüce Allah önceki âyetlerde cihad hususunda canını feda etmeye şiddetle teşvik ettikten son­ra, burada da Allah yolunda mal harcamaya teşvik etti ve malını bu yolda harcamada cimrilik gösterenleri şiddetli bir şekilde tehdit ederek buyurdu ki: Cimri, sanmasın ki, onun mal biriktirmesi ve onu infak hususunda cimri­lik yapması ona fayda verir. Bilakis bu davranışı, hem dini, hem de dünyası hususunda ona Zaralıdır. Durum onların zannettiği gibi değildir. Bilakis bu cimrilik onlar için bir serdir. Cimrilik ettikleri şeyde kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Y'ani Allah, cimrilik yaptıkları mallarını, boyunlarına tasma yapacak, kıyamet gününde onunla azap göreceklerdir. Nitekim Buhârî'nin Sahihi'nde şöyle rivayet edilmiştir: Kime Allah mal verir de o kimse zekatını vermezse, kıyamet

gününde o mal, gözlerinin üzerinde siyah benek bulunan büyük bir yılan suretinde ona gösterilir. Yılan onu avurtlarından tutar ve: "Ben senin malınım, ben senin hazinenim" der. Rasulullah (s.a.v.) daha sonra âyetini okudu.[366] Kainatta olan herşey Allah'ın mülküdür. Mahlukat yok olduktan sonra herşey ona dönecektir. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. [367]



Edebî Sanatlar

Ebu Hayyan der ki : Bu âyetlerde birçok edebî sanat vardır:

1. lafızları ile birçok yerde geçen lafzında itnâb vardır.

2. Ölüler "diriler" ile ve kelimeleri arasında tıbak sanatı vardır.

3. "Küfürle değiştirdiler."Küfürde yarışır­lar" ve "pis ve temiz" kelimelerinde istiare vardır. Zira pis ve temizden maksat münafık ile mü'mindir.

4. Ayrıca bu âyetlerde birçok yerde hazif vardır.[368]



Faydalı Bilgiler


"Allah bize yeter, O ne güzel vekildir." Bu söz, Hz. İbrahim (a.s)'indir Ateşe atıldığı zaman söylemiştir Suyûtî el-îklil adlı eserinde şöyle der: Sıkıntılı zamanda ve büyük işlerde bu kelimeyi söyle­mek müstehaptır. [369]



181. "Allah fakir, biz zenginiz." diyenlerin sözünü andolsuıı ki Allah işitmiştir. Onların bu sözünü, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ile birlikte yazacağız ve diyeceğiz ki: Tadın o yakıcı azabı.

182. Bu, dünyada iken kendi ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır. Yoksa Allah kullarına zul­metmez.

183. "Muhakkak ki Allah, bize, ateşin yiyeceği bîr kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamamızı emretti" diyenlere şöyle de: Size, benden önce mucize­lerle, özellikle dediğiniz mucize ile nice peygamberler geldi. Eğer doğru insanlar iseniz, onları niçin öldürdü­nüz?

184. Eğer seni yalancılıkla itham ettilerse bil ki gerçekten, senden önce apaçık mucizeler, sahifeler ve aydınlatıcı kitap getiren nice peygamberler de yalancı­lıkla itham edildi.

185. Her canlı ölümü tadacaktır. Herhalde kıya­met günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verile­cektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konur­sa, o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise aldatma metaından başka bir şey değildir.

186. Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konu­sunda imtihana çekileceksiniz ve sizden önce kendile­rine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız, mu­hakkak ki bu, işlerin en değerlisidir.

187. Allah, kendilerine kitap verilenlerden, "Onu mutlaka insanlara açıklayacak, gizlemeyeceksiniz," di­yerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalıkla değiştiler. Yaptıkları alış veriş ne ka­dar kötü.

188. Ettiklerine sevinen ve yapmadıkları ile övülmek isteyenlerin (davranışlarını) doğru sanma. On­ların azaptan kurtulacaklarını da sanma. Onlar için elemli bir azab vardır.

189. Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Allah'ın her şeye gücü yeter.



Bu Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Kur'an-ı Kerim, önceki âyetlerde Uhud savaşını ve onda meydana ge­len büyük olayları sergiledi. Bu âyetler genel muhtevaları içerisinde, mü­nafıkların tuzak ve desiselerinden, İslama tuzak kurma, müslümanlara zul­metme ve Allah yolunda cihad etme hususunda onların azimlerini kırma gibi, kalplerinde sakladıkları şeylerden de bahsetmişti. Bundan sonraki âyetlerde ise Yahudilerin desiselerini; kuşku ve vesveseye düşürmek, tuzak kurmak ve hile yapmak suretiyle İslamî davete karşı savaştaki çirkin üslup­larını anlatmaktadır ki, mü'minleri onların tehlikelerinden sakındırsın. Nitekim, münafıkların tehlikesinden de sakındırmıştı. Âyet-i kerimeler Yahudilerden ve onların Zât-i İlâhî karşısındaki rezil durumlarından; Yüce Allah'ı, cimrilik ve fakirlik gibi âdi sıfatlarla itham etmelerinden, sonra ahdi bozmalarından, peygamberleri Öldürmeleri ve Allah'ın kendilerine yüklemiş olduğu emanete hiyanet etmelerinden ve nihayet bu mel'un ırkın taşıdığı birçok çirkin ve adi vasıflardan bahsetmektedir.[370]



Kelimelerin İzahı


Bize tavsiye etti.

Kurban, Allah'a yaklaşmak için kesilen hayvandır.

Beyyinât, apaçık âyetler demektir. Burada, âyetlerden maksat mucizelerdir.

Zübûr, kitap mânâsına gelen Zebur kelimesinin çoğuludur. O da "yazmak" mânâsına gelen zebr kökünden türemiştir, (yazılmış) manasınadır. Nitekim (binilmiş) manasınadır. Zeccâc şöyle der: Zebur, her hikmetli kitaba verilen isimdir.

Uzaklaştırıldı manasınadır. Zahzaha: Kenara almak, uzak­laştırmak demektir. Süratle çekip almak mânâsına gelen "Zah" kelimesi­nin tekrarından ibarettir.

"Umduğunu elde etti, korktuğundan kurtuldu" demektir..

Gurur, aldattı mânâsına gelen fiilinin mastarıdır.

Meta', kendisinden faydalanılan ve istifade edilen, daha sonra da yok olan şey demektir.

Mutlaka imtihan edileceksiniz manasınadır, imtihan etti mânâsına gelen fiilinden türemiştir.

Azmu'1-umûr, işlerin değerlisi demektir. Azm'in aslı, bir şey üzerinde görüşün sebat etmesidir. Burada maksat, doğru tedbir ve doğru rey demektir. Bunlar da, her akıllının, üzerinde sebat etmesi gereken şey­lerdendir.

Mefaze, kurtuluş demektir. Bir kimse kurtulduğunda de­nilir. Bu kelime ondan türemiştir. [371]



Nuzûl Sebebi


a) İbn Abbas (r.a.)'m şöyle dediği rivayet olunur. Bir gün Ebubekir Sıddık (r.a.) Yahudilerin dershanesine girdi. Gördü ki Yahudilerden bir grup Fenhas b. Âzûra denilen bir adamın etrafında toplanmışlar, Fenhas, Yahudi alim ve bilginlerinden biri idi. Ebubekir (r.a.) ona şöyle dedi; "Sana yazık­lar olsun. Allah'tan kork ve müslüman ol. Allah'a yemin ederim ki, sen, Mu-hammed (s.a.v.)'in Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu kesinlikle biliyorsun. O'nun katından size hak bir kitap getirdi. Bunu, yanı­nızdaki Tevrat ve İncil'de yazılı olarak görüyorsunuz" Fenhas şöyle dedi: "Ey Ebubekir! Vallahi, bizim fakirlikten dolayı Allah'a bir ihtiyacımız yoktur. Halbuki o bize muhtaçtır. Onun bize yalvardığı gibi, biz Ona yal-varınıyoruz. Bizim ona ihtiyacımız yok. Eğer o zengin, olsa, idi arkadaşınız Muhammed'in iddia ettiği gibi bizden borç istemezdi. Faizi size yasak­lıyor, kendisi bize faiz veriyor. Eğer zengin olsaydı, bize faiz vermezdi." Hz. Ebubekir (r.a.) buna kızdı ve Fenhas'ın yüzüne şiddetli bir darbe indire­rek şöyle dedi: "Ey Allah'ın düşmanı! Nefsim, kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, eğer sizinle bizim aramızda bir anlaşma olmasaydı, senin boynunu uçururdum." Bunun üzerine Fenhas Rasulullah (s.a.v.)'a giderek "Ya Muhammedi Arkadaşının bana yaptığına bak." dedi. Rasulullah (s.av): "Ey Ebubekir! Seni, bunu yapmaya iten sebep nedir?" diye sordu. Hz. Ebu­bekir (r.a.) şöyle cevap-verdi: "Ya Rasuiallah! Bu Allah'ın düşmanı, büyük söz söyledi. Allah'ın fakir, kendilerinin zengin olduğunu iddia etti. Bende Allah için kızdım ve yüzüne vurdum." Fenhas bunu inkâr etti. Bunun üzeri­ne Yüce Allah Hz. Ebubekir (r.a.)'i tasdik etmek ve Fenhas'ı reddetmek üzere şu âyeti indirdi:.ül Andol-sun ki, "Gerçekten Allah fakir, biz ise zenginiz" diyenlerin sözünü, Allah işitmiştir.[372]

b. Yine İbn Abbas (r.a.)'m şöyle dediği rivayet olunmuştur: İçlerinde Ka'b b. Eşref, Malik b. Sayf, Fenhas b. Âzûra ve daha başkalarının da bulun­duğu bir grup Yahudi Rasulullah (s.a.v.)'a gelerek şöyle dediler: "Ey Mu-hammed! Sen Allah'ın Rasulü olduğunu ve Allah'ın sana bir kitap indir­diğini iddia ediyorsun. Halbuki Allah Tevrat'ta, bize ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiç bir peygambere inanmamamızı emretti. Sen bize böyle bir kurban gelirirsen seni tasdik ederiz" Bunun üzerine şu âyet nazil oldu "Muhakkak ki Allah bize, ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere i-nanmamamızı emretti,[373]



Âyetlerin Tefsiri


181. Andolsun ki, "Ger­çekten Allah fakir, biz zenginiz" diyenlerin sözlerini Allah işitmiştir. Bu âdi söz, Allah'ın düşmanları olan Yahudilerin sözüdür. Allah onlara lanet etsin. "Kim Allah'a güzel bir borç verecek[374] âyet-i kerimesi nazil olunca Allah'ın fakir olduğunu iddia ettiler ve "Allah fakir, bizden borç istiyor" dediler. Nitekim, bir defasında da, "Allah'ın eli bağlıdır (sıkıdır)[375] diyerek O'nunla alay ettiler. Kurtubî şöy­le der: Onlar buna inandıkları için değil de, alt tabakadakileri -yaldızlı söz­lerle kandırmak için böyle dediler. Maksatları, "Muhammed'in söylediğine göre Allah fakirdir, çünkü o bizden borç istiyor" diyerek zayıf mü'minleri şüpheye düşürmek ve Peygamberi yalanlamaktır.[376] Biz muhafaza meleklerine, onların söylediklerini amel defterlerine yazmalarım emredeceğiz. Haksız yere peygamberleri öldürerek iş­ledikleri çirkin suçlarını yazacağız. Burada İsrâîloğullarınm peygamberleri öldürmelerinden maksat, atalarının peygamberleri öldürmelerine razı ol­malarıdır. Diyeceğiz ki: "Tadın o yakıcı azabı" yani Allah âhirette meleklerin diliyle onlara "alevli, yakıcı ateşin azabını ta­dın" der. [377]



182. Bu, ellerinizle işlediğiniz suçların cezasıdır. Yoksa Allah âdildir; kullarına yani mahlukata zulmet­mez. Maksat şudur: Bu ceza sizin masiyetiniz ve Allah'ın, hakkınızdaki a-daleti sebebiyle verilmiştir. Zemahşerî şöyle der: Allah'ın günahkârı ceza­landırması, güzel amel edene sevap vermesi adalettendir.[378]

Yahudiler, "Allah Tevrat'ta bize, Ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe, hiçbir peygambere iman etmememizi emir ve tavsiye etti" diyenlerdir. Ya­ni onlar şöyle dediler: "Allah bize özel bir mucize getirmedikçe hiçbir pey­gamberi tasdik etmememizi emretti. Bu mucize, peygamberin bir kurban sunması ve gökten bir ateş inerek onu yemesidir. İşte bu, Allah'a karşı bir iftiradır. Çünkü Allah onlara böyle bir emir vermemiştir.. Ey Muhammedi Onları kınamak ve yalanlarını meydana çıkarmak için de ki: Size benden önce apaçık mucizeler ve pey­gamberliklerinin doğruluğunu gösteren engin deliller ve özellikle iste­diğiniz kurban mucizesi ile nice peygamberler geldi. "Eğer Allah'a iman ve peygamberlerini tasdik hususundaki iddianızda doğru iseniz, niçin onları yalanlayıp da öldürdünüz. Sonra Yüce Allah, peygamberini teselli ederek şöyle buyurdu. [379]



184. Eğer seni yalancılıkla itham etti­lerse yadırgama. Şüphesiz senden önceki peygamberler de yalancılıkla it­ham edildi. Ey Muhammed! Onların seni yalanlamasına üzülme. Çünkü on­lar bunu yaptılarsa, bil ki, daha Önce de ataları, Allah'ın peygamberlerini yalanlamışlardı. Üzülme, onlarda senin için güzel bir örnek vardır. peygamberler kesin deliller ve apaçık mu'cizeler getirmelerine rağmen onları yalanladılar. Onlar hikmet ve öğütlerle dolu Semavî kitapları, Tevrat ve İncil gibi insanları aydınlatan kitapları da ge­tirmişlerdi. [380]



185. Her canlı Ölümü tadacaktır. Yani mahlukat yok olacak ve çaresiz her nefis ölecektir. Nitekim bir başka âyet-i kerimede "Kainatta bulunan her şey yok olaktir[381] buyrulmuştur. Herhalde yaptıklarınızın karşılığı kıyamet günü, size tasta­mam verilecektir, Kim ateşten kenara çekilerek ondan uzaklaştırılır ve cennete konursa işte o, ebedî saadeti ve devamlı nimeti kazanmıştır. Dünya hayatı aldatma metamdan başka bir şey değildir. Yani bu dünya, geçici bir yurttan başka bir şey değildir. Burada ancak aldatılmış ahmaklar faydalanmaya çalışır. İbn Kesir şöyle der: Bu âyette dünyanın fâni ve geçici değerinin küçük ve hakir olduğu, ifade edilmektedir,[382]



186. Andolsun ki, fakir düşmek ve çeşitli mu­sibetlere dûçâr olmakla mallarınız, sıkıntı ve hastalıklara maruz kalmakla da canlarınız hususunda imtihana çekileceksiniz. Ve sizden önce kendilerine kitap ve­rilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Yani, düş­manlarınız olan Yahudi, Hıristiyan ve müşrikler size birçok eziyetlerde bu­lunacaklar. Bu âyette Yüce Allah mü'rninlere, müşrikler ve Ehl-i kitab ta­rafından birçok belâ ve sıkıntıların geleceğini haber vermekte ve bu gibi olayların vukuunda sabretmelerini onlara emretmektedir. Çünkü cennet, nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle çevrilmiştir. İşte bunun içindir ki Yüce Allah şöyle buyurur. Eğer bu hoşa gitme­yen şeylere karşı sabreder; söz ve amellerinizde Allah'tan korkarsanız bili­niz ki, bu sabır ve takva, azim ve irade ile yapmanız gereken işlerdendir. Çünkü bunlar, Allah'ın emrettiği şeylerdendir. [383]



187. Ey Muhammed! Allah'ın Tev­rat'ta Yahudilerden kuvvetle yemin aldığı zamanı hatırla.

Hani Allah, onlardan, "Allah'ın Kitaptaki hükümlerini insanlara mutlaka açıklayacaksınız, onları gizlemeyeceksiniz" diye söz almıştı. İbni Abbas (r.a.) şöyle der: "Bu âyet Yuhudiler hakkındadır. Rasu-lullah (s.a.v.) hakkında onlardan ahid ve yemin alınmışı. Fakat onlar bunu gizledi ve arkalarına attılar.[384] Onlar ise bu yemini arkaya attılar ve onu az bir dünya malıyla değiştirdiler. Bu, ne kötü alış-veriş, bu ne ziyanlı bir pazarlıktır. [385]



188. Ey Muhammed! Seninle ilgili vasıflan insanlardan gizlemek suretiyle yaptıklarına övünenleri Sapıklıkta oldukları halde, hak yoldadırlar diye insanların kendileri­ni övmelerini istiyenleri doğru yolda sanma. Sakın onları Allah'ın azabından kurtulmuş zannetme. Onlar için elem verici bir azap vardır. İbn Abbas (r.a.) şöyle der: Bu âyet Ehl-i kitab hakkında nazil oldu. Peygamber (s.a.v.) onlara bir şey sordu da, onlar gerçe­ği gizleyerek başka türlü bildirdiler ve Peygamberin sorduğunu ondan giz­lemelerinden dolayı sevindiler.[386]



189. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ın­dır. İşte bunlara sahip olan kimse nasıl fakir olur? Bu, "Allah fakir, biz zen­giniz" diyenleri reddeder, Allah'ın herşeyc gücü eter. Onları cezalandırmaya da kadirdir. [387]



Edebî Sanatlar

Bu âyet-i kerimeler birçok edebî sanatı itiva eder. Bunları şu şekilde

özetJiyebiİiriz.

1."Gerçekten Allah fakir, biz zenginiz." Burada mübalağa ifade etmek için cümlesini edatı ile pekiştirdiler. Halbuki kendilerinin zenginliğini ifade ederken pekiştirme edatı kullanmadı­lar. Cümleyi tekide ihtiyaç duyulmayan bir cümle gibi söylediler. Sanki zenginlik onların tartışmasız vasılları olup bunu pekiştirmeye ihtiyaç yok­tur. İşte bu durum, onların küfür ve taşkınlıktaki inatlarının bir delilidir.

2. Söylediklerini yazacağız. Burada, mecâz-ı aklî deni­len bir mecaz vardır. "Meleklerimiz yazacak", demektir. Allah kendisi yazmadığı fakat yazılmasını emrettiği için fiil mecazen ona isnat olun­muştur.

3. "Bu, ellerinizin yaptığı şeyin karşılığıdır." Bura­da da mecâz-ı mursel vardır. Bir kısmının zikredilip bütünün kastedilme sı kabilindendir. İşlerin çoğu ellerle yapıldığı .için burada, eller zikredil­miştir.

4. "Onu ateş yer" Burada istiare yoluyla, "yemek" fiili ateşe isnat edilmiştir. Çünkü gerçek mânâda yemek fiili insanlar ve hayvanlarda olur. Aynı şekilde "Ölümü tadacaktır" âyetinde de istiare vardır. Çünkü gerçek mânâda tatmak, dildeki duyu vasıtasıyle olur.

5. "Aldatma metâı". Zemahşerî şöyle der: Allah dünyayı, müşteri aldanıp da satın alsın diye kusuru gizlenen bir mala benzetti.

Burada, "aldatan ve kandıran şeytandır[388] Bu da istiare kabilindedir.

6. Onu arkalarına attılar ve az bir dünya malı ile değiştirdiler. Burada "atma" ve "değiştirme" kel­imelerinde istiare vardır. Kitaba sarılmamak ve onunla amel etmemek, in­sanın arkasına atılan bir şeye benzetildi. Allah'ın âyetlerini gizlemelerine karşılık dünya malı almaları da, onu az bir pahaya satmaya benzetildi.

7. Âyet-i kerimedeki kelimeleri arasında tıbak sanatı vardır.

8. "Cehennemden uzaklaştırıldı" ile cennete

konuldu" cümleleri arasında ve "onu mutlaka açıklayacaksınız..." cümlesi ile "O'nu gizlemeyeceksiniz" cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

9. arasında ve arasında cinas-ı mugayir vardır. [389]



Faydalı Bilgiler


"Rabbİn zâlim değildir" cümlesinde kalıbı mübalağa için değildir. Bu sadece attar (koku satan) neccâr (marangoz) ve temmâr (hurma satıcısı) kelimelerin de olduğu gibi hiçbiri mübalağa İfade etmez, nisbet bildirir, tbn Mâlik şöyle der:

Fail, Fâ'âl ve fail sıygaları bazen, nisbet yası olmadan ism-i mensup olarak kabul edilmişlerdir. [390]



Bir Uyarı


Yüce Allah, dünya hayatını ve nimetlerini "aldatma metaı" diye vasıflandırdı. Zira dünyanın kendisi ve ondaki şehevânî arzular uzun ömür ve tûl-i emeli temenni ettirir de insanı aldatır ve helak eder. Bundan do­layı selefin bazısı şöyle demiştir! Dünya, dağılmak ve yok olmak üzere ter­kedilmiş bir metadır. Bu metadan alınız. Ondan faydalanarak, gücünüz yet­tiği kadar Allah'a itaat ediniz. Allah yardımcıdır. [391]



190. Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gün­düzün birbiri ardınca gelip gidişinde akıl sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır.

191. Bunlar ayakta, oturarak ve yanlan üzerine yatarak Allah'ı anan ve göklerin ve yerlerin yaratılışını düşünerek: "Ey Rabbimiz! Bunları boşuna yaratmadın. Seni teşbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru" di­ye dua edenlerdir.

192. Ey Rabbimiz! Doğrusu sen, kimi cehenneme koyarsan, artık onu rüsvay etmişsindir. Zâlimlerin hiç yardımcıları yoktur.

193. Ey Rabbimiz! Gerçek şu ki biz, "Rabbinize îman edin!" diye seslenen bir dâvetçiyi işittik, hemen îman ettik. Bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimi­zi ört, ruhumuzu iyilerle beraber al, ey Rabbimiz! Rabbimiz! Bize, peygamberlerin vasıtasıyla va'dettiklerini de ikram et ve kıyamet gününde bizi perişan etme; şüphesiz sen, va'adinden caymazsm!

195. Rableri, onların dualarını kabul etti. (Dedi ki:) Ben, erkek olsun kadın olsun - ki hep birbirinizden-siniz - içinizden, çalışan hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmayacağım. Onlar ki, hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, benim yolumda eziyete uğradılar, çarpış­tılar ve öldürüldüler; andolsun, ben de onların kötülük­lerini örteceğim ve onları içinden ırmaklar akan cen­netlere koyacağım. Bu mükâfaat, Allah tarafmdandir. Mükâfatın en güzeli Allah kalındadır.

196. İnkarcıların diyar diyar dolaşması sakın seni aldatmasın!

197. Azıcık bir menfaattir o. Sonra onların vara­cakları yer, cehennemdir. O, ne kötü varış yeridir!

198. Fakat Rablerine karşı gelmekten sakınanlar için, Allah tarafından bir ikram olarak, zemininden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler vardır. İyi kişiler için Allah katındaki (nimetler) daha hayırlıdır.

199. Ehl-i kitab'tan öyleleri var ki, Allah'a size in­dirilene, ve kendilerine indirilene, tam bir samimiyetle ve Allah'a boyun eğerek îman ederler. Allah'ın âyetle­rini az bir para ile değiştirmezler. İşte onların Rableri katında ecirleri vardır. Şüphesiz Allah'ın hesabı çabuktur.

200. Ey îman edenler! Sabredin; sebat gösterin; Sınır boylarında nöbet tutun ve Allah'tan korkun ki başarıya erişebilesiniz.



Bu Âyetlerin Öncekilerle Münasebeti


Yüce Allah bu mübarek sûreye tevhid, ulûhiyet ve nübüvvet delilleri­ni zikrederek başladı ve onu vahdaniyet, kudret, yaratma ve icat etme delil­leriyle bitirdi ki, insanlar bu delillerden öldükten sonra dirilme, haşir ve neşirin meydana gelebileceği sonucu çıkarsınlar. Böylece sonu misku anber oldu. Bu Yüce Kitabı indirmekten maksat kalpleri ve ruhları mâsiva ile meşgul olmaktan gerçek ilahı tanımaya çekmek olduğu için, bu âyet-i keri­meler tevhîd, ulûhiyet, azamet ve celâl delilleriyle kalpleri aydınlatmak üzere geldi. İnsanı, Allah'ın birliğini ve sonsuz kudretini itirafa ulaştırmak için, dikkatleri göklerin ve yerin melekûtunu düşünmeye ve tefekkür et­meye çekti. İnsan, Allah'ın yazılı Kur'an-ı Kerimini okuyup düşündükten sonra, onun görünen şu uçsuz bucaksız kainat kitabını düşünmeye başlar, Kur'an-ı Kerimde, bu kâinat kitabının âyetlerine birçok işaret vardır. Kur'an, duyu organlarını kullanmak suretiyle hakikatleri tanımaya daveı eder. "Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki, onlar bu delillerden yüzlerini çevirir. geçerler.[392]



Kelimelerin İzahı


Elbâb akıllar manasınadır. : Bâtıl; abes, hikmetsiz demektir.

Subhâneke, Allah'ı kölü şeyden tenzih etmek, uzak tutmak manasınadır.

Onu zelil ve hor kıldın demektir. Günahlarımızı ört ve yok et, demektir.

Ebrâr, birr veya bârr kelimelerinin çoğulu olup şeriatı uygula­yanlar manasınadır.

Kabul etti manasınadır.

Nuzûl, misafir için hazırlanan çeşitli ikramlardır, Nöbet bekleyin, manasınadır. Murabata, sınır boylarında düşmanı gözetlemek demektir. [393]



Nuzûl Sebebi


Ümmü Seleme'den rivayet edilmiştir: Dedim ki : Ya Rasulallah! Allah'ın hicret hususunda herhangi bir şekilde kadınları zikrettiğini görmü­yorum. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indirdi: Rabbleri onların dualarım kabul etti. (Dedi ki): "Ben, erkek olsun kadın olsun içinizden, çalışan hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmam.[394]



Âyetlerin Tefsiri


190. Göklerin ve yerlerin sağlam ve güzel bir şekilde yaratılmasında, gece ve gündüzün sürekli olarak birbirini takip etmesinde Akıl sahiplen için, yaratanı ve onun sonsuz hikmetini gösteren açık alâmetler vardır. Ancak bu alâmetleri kainata hayvanların baktığı gibi bakanlar değil, düşünerek ve Allah'ın kud­retine delil getirerek bakan akıl sahipleri görür. Bundan sonra Yüce Allah akıl sahiplerini tarif ederek şöyle buyurur: [395]



191. Allah'ı dilleri ve kalpleriyle bütün hallerde; ayakta, oturarak, yatarak anarlar. Kalpleri Allah'ı anmakla yatıştığı ve Allah onların bütün sırlarına vâkıf olduğu için bütün zaman­larında onu anmaktan gafil olmazlar, Onlar göklerin ve yerlerin hükümranlığının kime ait olduğunu, bu büyük yıldızlar­la buralardaki harikulade şeylerin yaratılışını düşünerek şöyle derler: Ey Rabbimiz! Bu kainatı ve içindekileri hikmelsiz ve abes olarak yaratmadın. Ey Rabbimiz! Abesle meşgul olmak­tan seni tenzih ederiz. Bizi cehennem azabından koru. [396]



192. Ey Rabbimiz! Sen kimi cehenneme sokarsan onu zelil ve son derece hor kılarsın; herkesin önünde onu rezil edersin. Zâlimleri, Allah'ın azabından koruyacak yardımcı­ları yoktur. İbn Abbas (r.a) ve müfessirlerin çoğunluğunun dediği gibi bura­da zâlimlerden maksat kâfirlerdir. Bu, Bakara süresindeki[397] âyetinde açıklanmıştı. [398]



193. Ey Rabbimiz! Biz, imâna çağıran bir davetçiyi işittik. O da Muhammed (s.a.v.)'dir. Bu davetçi şöyle diyordu: "Ey insanlar, Rabbinize iman edin, O'nun birliğine şehadet getirin" Biz o davetçiyi tasdik ettik ve Ona uyduk. Ey Rabbi­miz! Günahlarımızı bağışla, onların yüzünden bizi rezil etme.

Lütuf ve rahmetinle, İşlemiş olduğumuz günahları yok et. Ruhumuzu iyilerle beraber al, bizi salih kullarına kat. İbn Abbas (r.a.) şöyle der: büyük günahlar; ise küçük günahlardır." Şu âyet-i ke­rime bu görüşü te'yit eder: "Eğer size yasaklanan büyük günahlardan sakınırsanız sizin küçük günahlarınızı bağışlarız[399] Buna göre âyette tekrar yoktur. [400]



194. Ey Rabbimiz, peygamberlerinin lisanıy-le bize vadettiğin şeyleri bize ver. Bu vadedilen şey, itaat edenler için cen­nettir. Bunu İbn Abbas (r.a) söylemiştir. Ayetlerde geçen ey Rabbimiz, nidasının tekrarı, daha fazla yakarma ve tam mânâsıyle boyun eğmeyi ifade eder. Kıyamet gününde kâfirleri rezil ettiğin gibi bizi rezil etme. dil Şüphesiz sen sözünden caymazsm. Sen iman edenler İçin cennet sözü vermiştin. [401]



195. Rabbleri "Ben, erkek olsun kadın olsun, içinizden hayır amel işleyen hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmayacağım," diyerek onların dualarını kabul etti. Ha-san-ı Basrİ şöyle der: Mü'minler devamlı olarak "Ey Rabbimiz, ey Rabbi­miz... dediler. Nihayet Allah onların dualarım kabul etti.[402] Siz, bir birinizdensiniz, yani erkek kadından, kadın da erkektendir. Madem ki asıl itibariyle müştereksiniz, aynı şekilde sevap kazanma itibariyle de müştereksiniz.[403] Vatanlarından hicret edip, dinleri uğrunda kaçan ve müşrikler tarafından yurtlarından çıkmaya zorla­nanlar, Allah'ın dini uğrunda eziyetlere katlananlar, Allah'ın düşmanları ile savaşıp O'nun yolunda öldürülenlere gelince, İşte bu nitelikte olanların günahlarını, rahmet ve mağfiretimizle mutlaka sileceğiz Salih amellerine karşılık Allah tarafından bir mükafat olarak, onları mutla­ka içinden ırmaklar akan naim cennetlerine koyacağım, Mükafatın en güzeli Allah kalındadır. Bu mükafat öyle bir cennettir ki, on­daki nimetleri hiçbir göz görmemiş, hiçbir kulak işitmemiş ve hiçbir beşe­rin aklına gelmemiştir. Bundan sonra Yüce Allah, kâfirlerin bu dünyada el­de ettikleri nimet, refah ve sevince dikkat çeker ve bunların geçici oldu­ğunu açıklıyarak şöyle buyurur. [404]



196. Ey Muhatap! Kâfirlerin refah içersinde, mal, mevki ve makam kazanmak için diyar diyar dolaşması sakın seni aldatmasın, , azıcık' bir men­faattir. Ondan az bir zaman faydalanırlar, sonra bu nimet yok olur gider, âhirette onların varacakları yer cehennemdir. Cehennem ateşi ne kötü ya­tak ve barınacak yerdir. [405]



198. Fakat, Rabblerine karşı gelmekten sakınanlar için zemininden ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları naîm cennetleri vardır Bu, Allah tarafından bir ziyafet ve ikramdır. İyi kişiler için Allah katındaki sevap ve ikram, kâfirlerin içinde yüzdükleri geçici, az dünya metamdan daha hayırlıdır. Sonra Yüce Allah Ehl-i kitabtan bazılarının iman ettiğini bildirerek şöyle buyurur: [406]



199. Yahudi ve H iristi yanlardan bir grup Allah'a hakkiyle iman eder. Onlar size indirilen' Kur'an'a ve kendilerine indirilen Tevrat ve İncil'e inanırlar. Bunlar Abdullah b. Selâm ve arkadaşları ile Necâşî ve ona uyanlardır. i Bunlar Allah'a tam mânâsıyle boyun eğerler. Bunlar haham ve rahiplerin yaptığı gibi, değersiz bir dünya metai için, Hz. Mu-hammed (s.a.v.)'in nitelikleri ve şeriatın hükümleriyle iligili, kitaplarında mevcut olan Allah âyetlerini az bir paraya satmazlar. İşte onlar için Rableri katında, imanlarının sevabı vardır. Bu onlara kat kat verilecektir. Nitekim bir başka âyet-i kerimede şöyle buyrulumuştu Ecirleri onlara iki defa verilecektir.[407] Şüphesiz Allah hesabı çabuk olandır. O her şeyi bildiği için, hesabı çabuk­tur. Herkesin sevabını ve cezasını bilir. İbn Abbas ve Hasan-i Basrî şöyle der!er:Bu âyet Necâşî hakkında nazil olmuştur. Necâşî Ölünce Cebrâîl (a.s.) onun ölüm haberini Rasulullah (s.a.v.)'a getirdi. Rasulullah, Ashabına şöyle buyurdu: Kalkınız kardeşiniz Necaşi'nin cenaze namazını kılınız. Ashab-ı kiram birbirlerine: "Rasulullah (s.a.v.) bize, Habeş kâfirlerinden bir kâfirin namazını kılmamızı emrediyor" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah âyetini indirdi. Bundan sonra Yüce Allah bu müba­rek sûreyi, dünya ve âhiret mutluluğunu kuşatan şu emriyle sona erdirir: [408]



200. Ey mü'minler! itaat zorluğuna ve başınıza gelen sıkıntılara sabredin. Savaşın şiddetine sabrederek Allah düş­manlarına galip gelin, Savaşa ve mücadeleye hazır bir vaziyette sınır boylarınızı bekleyin. Allah'tan kokun ve O'nun emrine muhalefet etmeyin ki, dünya ve âhiret saadetini kazanasınız. [409]



Edebî Sanatlar


Bu mübarek âyetler bir çok edebî sanatı ihtiva etmektedir. Bunlar aşağıda sıralanmıştır:

1. lafzının 5 defa zikredilmesinde itnâb vardır. Bundan maksat, yalvarıp yakarmada mübalağa etmektir.

2. "Gökler" ile "yerler" "gece" "gündüz", ayakta" ile "oturarak" ve "erkek" İle 1 "kadın" kelimeleı1!! ara­sında tıbak sanatı vardır.

3. "Peygamberlerinin vasıtasıyle bize vadeitiğin" Burada hazif yoluyla icaz vardır. Takdirî, peygamberinin di­liyle... şeklindedir. Aynı şekilde cümle­sinde de hazif yoluyla icaz vardır. Takdiri, şeklindedir. Buna göre mânâ: "onlar göklerin ve yerin yaratılışını düşünerek, "Rabbimiz, bunu bo­şuna yaratmadın" derler" şeklindedir.

4. "İman ediniz" ile Luü "İman ettik" "iş yapan" ve ilu "çağıran" ile "çağırıyor" kelimeleri arasında cinâs-ı mugayir vardır.

5. Akıl sahipleri için alâmetler vardır. Burada kelimesinin nekre olarak getirilmesi alâmetlerinin büyüklüğünü gösterir, jl nin haberin başına gelmesi ise daha fazla pekiştirme ifade eder.

6. İnkarcıların refah içinde dolaşması seni al­datmasın" âyetinde istiare vardır. Burada kelimesi, "yeryüzünde ka­zanç elde etmek maksadıyla dolaşmak" yerinde müstear olarak kullanıl­mıştır. Allah daha iyi bilir. [410]



Faydalı Bilgiler


1. Ayette yanıcıyı düşünmeyi nehyetmek için, sadece yaratılanları düşünme zikredildi. Hadiste şöyle zikredilmiştir Yaratılanları düşünün, fakat yaratanı düşünme­yin. Çünkü siz Allah'ı hakkıyla takdir edemezsiniz" Bu, Allah'ın zâtının ve sıfatlarının künhüne ulaşılamıyacağı içindir. Bazı âlimler şöyle der: "Alla­h'ın zâtı hakkında düşünen kimse, güneşin kendisine bakan kimse gibidir. Çünkü Allah'ın bir benzeri yoktur.

2. "Ey Rabbimiz" ismi 5 defa nida edilmiştir. Bunların hepsi Allah'ın şefkat ve merhametini istemek için söylenmiştir. Çünkü Allah'ın rahmeti terbiye, mülk ve İslaha delâlet eden bu mübarek isimle çağrılarak istenir.

3. Hz. Aişe (r.a)'ye, Rasulullah (s.a.v.)'tan gördüğü en hoş olay sorul­du. Ağlayarak şöyle cevap verdi: Onun yaptığı her iş hoştu. Benimle kala­cağı bir gece yanıma geldi. O kadar yaklaştı ki, teni tenime dokundu. Sonra şöyle buyurdu: "Bana müsaade et, Rabbime ibadet edeyim" Dedim ki: Val­lahi, senin bana yakın olmanı da istiyorum, isteğini yerine getirmek de is­tiyorum" Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) kalktı, evde bulunan bir su tulu­munun yanma gitti. Abdest aldı. Abdest alırken çok su kullanmadı. Sonra kalkıp namaz kıldı ve sakalları ıslanıncaya kadar ağladı. Sonra secdeye ka­pandı, yer ıslanıncaya kadar ağladı. Sonra yanı üzerine yattı. Bilal gelip onu sabah namazına çağırmcaya kadar ağladı. Bilâl: "Ya Rasulullah, niçin ağlıyorsun? Halbuki Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladı! dedi. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: Sana yazıklar olsun Bilâl, bu gece Allah bana şu âyeti indirdikten sonra, artık nasıl ağlamam: ...Daha sonra şöyle buyurdu: Bu âyetleri okuyup da, gökler ve yerler hakkında düşünmeyenlere yazıklar olsun[411] Allah'ın yardımıyle Âl-i Irnran sûresi bitti. [412]





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/339.

[2] Müslim, Müsafirin 253

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/340.

[3] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/340.

[4] Kurtubî 4/9.

[5] Kurtubî 4/19

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/342-343.

[6] Fahr-ı Râzî, 7/165;.Muhtasar-ı İbn Kesir, 1/288.

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/343.

[7] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/343.

[8] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/343.

[9] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/343.

[10] Bu, Katade ve Rabi'in görüşüdür. İbn Cerir de bu görüşü tercih ederek şöyle der: Furkan, hidâyet ile dalâleti, doğrulukla sapıklığı birbirinden ayıran, mânâsına gelen bir mastardır. Daha önce ı_. âyetinde zikredilen Kur'an, burada tazim için tekrarlanmıştır.

[11] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/343-344.

[12] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/344.

[13] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/344.

[14] Nisa sûresi, 4/171

[15] Zuhruf sûresi, 43/59

[16] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/344-345.

[17] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/345.

[18] Nisa sûresi 4/87

[19] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/345.

[20] Telhisu'l-beyan 17

[21] A.g.e. aynı yer

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/345-346.

[22] Müslim, İlim, 1

[23] Kurtubî 4/9

[24] Hud sûresi, 11/1

[25] Zümer suresi 39/23

[26] Mü'minun sûresi, 23/101

[27] Saffat sûresi, 87/27

[28] Nisa sûresi, 4/42

[29] Enam sûresi, 6/23

[30] Zumer sûresi 39/68

[31] Nâziât sûresi 79/30

[32] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/346-347.

[33] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/349-350.

[34] Kurtubî,4/31

[35] Gaşiya sûresi, 89/25

[36] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/350-351.

[37] Muhtasar-ı İbn Kesir, 1/268 Vahidî Esbâbu'n- nuzûl s.s. 54

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/ 351.

[38] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/351.

[39] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/351.

[40] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/351.

[41] Âl-i İmrân sûresi, 3/160

[42] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/351-352.

[43] Buharî, Nikah 17

[44] Fecr sûresi, 89/20

[45] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/352-353.

[46] Buharî, Rikâk 51

[47] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/353.

[48] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/353.

[49] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/353.

[50] Ebussuûd Tefsiri, 1/221

[51] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/353-354.

[52] Ankebut sûresi, 20/38

[53] Kehfsûres,il8/7

[54] Bu hadisi Buharı rivayet etmiştir.

[55] Muhtasar-ı İbn Kesir, 1/271

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/354.

[56] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/356.

[57] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/357.

[58] el-Kurtubî, IV/415 el- Bahru'l-muhît 11/401

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/357.

[59] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/357.

[60] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/357-358.

[61] Ebussuûd Tefsiri, 1/223

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/358.

[62] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/358-359.

[63] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/359.

[64] Geniş bilgi için Bak. Buhârî Tefsiri sûre, Bab 3.

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/359.

[65] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/359.

[66] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/359-360.

[67] Nisa sûresi, 4/138

[68] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/360.

[69] Tâhâ sûresi, 20/114

[70] Bu hadisi Teberânî Kebîr'inde rivayet etmiştir

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/360.

[71] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/361.

[72] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/363.

[73] Â'râf sûresi, 7/40

[74] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/363.

[75] Kurtubî, rV/52

[76] Revâiu'l-beyân, 1/399

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/364.

[77] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/364.

[78] Taberî Tefsiri, v/309 Bu âyet-i kerimenin tefsirinde, Şehit Seyyid Kutub'un parlak bir görüşü vardır. Bunu "Fî zil âl" adlı tefsirinden özel olarak naklediyoruz. Merhum şöyle der : Gecenin gündüze, gündüzün geceye katılması demek, mevsimlerin değişmesiyle birbirlerin­den zaman almaları demektir ister gündüz geceden alsın, ister gece gündüzden alsın, akıl. Allah'ın, gökleri hareket ettiren kudretini görür gibi olur. Bu kudret, güneş küresinin karşısında yer küresinin karanlıklarını tedrici olarak giderir ve gündüzleri uzatır. Karanlık yerlerle aydınlık yerleri değiştirir. Yavaş yavaş, gece karanlığı gündüz aydınlığının yerini alır. Gündüzün aydınlığı da yavaş yavaş, gece karanlığının yerini alır. Kış mevsiminde gecel­er uzayıp gündüzler kısalır, yaz mevsiminde ise gündüzler uzayıp geceler kısalır... Hayat ve Ölüm de bunun gibidir. Bunlar da yavaş yavaş birbirlerinin yerini alırlar. Canlı varlıklarda, her an, ölüm ile hayat yanyana yürür. Bir taraftan ölüm onun bir miktarını yıkarken, Öte yan­dan hayat onu yapar. Canlı hücreler ölür gider, onun yerine yeni hücreler yapılır. Gece ile gündüzün her anında da bu devr-i dâim vardır. İşte Kur'an'ın bu kısa işareti, bu olayları insan aklına göstermektedir. Hiçbir İnsan, bunlardan herhangi bir şeyi yapabileceğini iddia ede­mez. Hiçbir akıllı, bunları programsız ve tesadüfen meydana geldiğini söyleyemez. Bunlar, ancak, yoktan yaratan, herşeyden haberdar olan ve herşeyi bir program dahilinde yapan bir kudretin idare ettiği son derece gizli, büyük hareketlerdir. (Fİ Zılali'l-Kur'an, TU/170)

[79] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/364-365.

[80] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/365.

[81] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/365.

[82] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/365-366.

[83] Muhtasa-ı r İbn kesîr, 1/227

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/366.

[84] Tahrîm sûresi, 66/8

[85] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/366.

[86] Bu mânâ, âyeti yukarıda belirtilen son vecih ile tefsir edenlerin görüşüdür. O da şudur Allah mü'mini kâfirden, kâfiri mü'minden çıkarır. Yüce Allah'ın ıkeı dirilttiğimiz..." (En'am sûresi, 6/122) eyeti de bu mânâya delalet eder. Hasan-i Basrî'nin göri şüdiir.

[87] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/366-367.

[88] Nisa sûresi, 4/78

[89] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/367.

[90] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/367.

[91] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/369.

[92] el-Bahru'1-muhît 11/433

[93] Fahreddin er-Râzî, Tefsir-i Kebir 8/39; Taberî ve Kurtubî'de de benzeri ifadeler vardır.

[94] Taberî, 6/386

[95] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/370.

[96] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/370-371.

[97] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/371.

[98] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/371.

[99] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/371.

[100] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/371-372.

[101] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/372.

[102] İbn Kesir Kadı İyazdan naklen şöyle der: Bilesin ki Allah Tealanın Yahya (a.s.)'yı "hasûr" diye sena etmesi, bazılarının dediği gibi, onun iktidarsız olmasından veya tenasül uzvu bulunmamasından dolayı değildir. Bilakis çok güçlü müfessirler bu iddiayı reddederek şöyle derler: Bu bir kusur ve eksikliktir. Peygamberlere yakışmaz. Hasûr kelimesinin mânâsı: "O, günahlardan korunmuş" demektir. Yani o, adeta muhasara altına alınmış gibi, günah işleyemez, veya nefsini şehevi arzulara karşı korur,. Buradan anlaşıldı ki, cinsî iktidarsızlık bir kusur ve eksikliktir. Fazilet olan, cinsî güç mevcut olduğu halde, ya Hz. îsâ'nm yaptığı gibi mücahede ile" veya Hz. Yahyâda olduğu gibi, Allah'ın yardımıyle şehevî arzuları engel-ienmektir.

[103] Kasas sûresi, 28/7.

[104] Muhtasar-ı İbn Kesir 1/285

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/372.

[105] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/372.

[106] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/372.

[107] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/373.

[108] Ebussuûd Tefsiri, 1/230

[109] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/373.

[110] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/376.

[111] Keşşaf, 1/278

[112] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/376.

[113] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/376.

[114] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/36-377.

[115] Taberî,VI/351 (56 ) Keşşaf, 1/278

[116] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/377.

[117] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/377.

[118] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/377.

[119] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/377-378.

[120] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/378.

[121] Muhtasar-ı İbn Kesir, 1/284

[122] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/378.

[123] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/378.

[124] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/378.

[125] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/379.

[126] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/379.

[127] Bakınız, Celaleyn Haşiyesi, Sâvî.cJ

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/379.

[128] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/382.

[129] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/382.

[130] Kurtubî, 4/103; Vahidî, Esbâbu'n-nuzûl, s. 5S

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/382-383.

[131] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/383.

[132] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/383.

[133] Müşâkelet: Daha Önce de geçtiği gibi, lafızda bir mânâda farklı olmak demektir.

[134] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/383.

[135] Taberî, 6/458

Onun, gündüzleyin üç saat süresince öldüğünü, sonra göklere kaldırıldığını söyleyen bazı müfeasirler üe, "vefat'tan maksat, uyku vefatıdır" diyenlerin görüşleri zayıftır. Muhakkkik alimler bunu reddetmişlerdir. Kurtubî şöyle der : Doğru olan, Allah'ın onu öldürmeden ve uy­utmadan göğe kaldımıasıdır. Hasan-ı Basrî ve İbn Zeyd böyle söylemiştir. Taberî bunu tercih etmiştir İbn Abbas (r.a.)'tan gelen sahih rivayet de böyledir.

[136] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/383-384.

[137] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/384.

[138] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/384.

[139] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/384.

[140] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/384.

[141] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/384.

[142] Müslim, Fezâilu's-sahabe 32.

[143] el-Bahnı'1-muhît, 2/480

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/384-385.

[144] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/385.

[145] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/385.

[146] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/ 385.

[147] el-Bahru'1-muhît, 2/472

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/385-386.

[148] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/389.

[149] Ebu Ubeyde, Mecâzu'l-Kur'an,s. 97

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/389.

[150] Mecmau'l-beyan, 11/456

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/389.

[151] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/390.

[152] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/390.

[153] el-Bahnı'1-muhît, 11/486

[154] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/390-391.

[155] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/391.

[156] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/391.

[157] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/391.

[158] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/391.

[159] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/391.

[160] Muhtasar-i İbn Kesir, 1/291

[161] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/391-392.

[162] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/392.

[163] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/392.

[164] Bu bölüm el-Bahru'l-muhît'ten alınmıştır.

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/392-393.

[165] Buhârî, Bedu'1-vahy 6, Tefsir-i Sure 3, Bab 4; Müslim, Cihad 74.

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/393.

[166] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/395.

[167] Taberî, VI/540

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/395-396

[168] Kurlubî,TV/120

[169] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/396.

[170] Kurtubı, rV/119

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/396.

[171] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/397.

[172] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/397.

[173] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/397.

[174] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/397-398.

[175] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/398.

[176] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/398.

[177] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/398.

[178] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/401.

[179] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/401.

[180] Nesâî, Tahrîm 15. : Bkz Kurtubî, 4/129

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/401-402.

[181] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/402.

[182] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/402.

[183] Taberî, 6/576

[184] Muhtasar-ı İbn Kesir, T/297

[185] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/402.

[186] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/402-403.

[187] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/403.

[188] Taberî, 6/575

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/403.

[189] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/403.

[190] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/403.

[191] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/403.

[192] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/403-404.

[193] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/404.

[194] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/404.

[195] Buhârî, Enbiya; Müslim, Münafıkîn,51

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/404-405.

[196] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/408.

[197] Kurtubî, 4/156

[198] Hûd sûresi, 11/43

[199] Tevbc sûresi, 9/109

[200] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/408.

[201] Vahidî, Esbâbu'n- nuzûl; s.66 Keşşaf, 1/301

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/409.

[202] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/409.

[203] Keşşaf, 1/295

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/409-410.

[204] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/410.

[205] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/410.

[206] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/410.

[207] Bakara sûresi, 2/126

[208] Muhtasarı İbn Kesir, 1/303

[209] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/410-411.

[210] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/411.

[211] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/411.

[212] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/411.

[213] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/411.

[214] Aynı eser, 1/304

[215] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/411-412.

[216] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/412.

[217] Ebussuûd, 1/255

[218] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/412-413.

[219] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/413.

[220] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/415.

[221] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/415-416.

[222] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/416.

[223] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/416.

[224] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/416.

[225] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/416.

[226] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/416.

[227] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/416.

[228] Buhârî, Tefsir-i sûre 3, 7

[229] Muhtasar-ı İbn Kesir, I/3U

[230] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/416-417.

[231] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/417.

[232] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/417.

[233] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/417-418.

[234] Keşşaf, 1/308 (özet olarak)

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/418.

[235] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/418.

[236] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/420.

[237] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/421.

[238] Vahidî, Esbâbu'n-nuzûl, s.68

[239] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/421.

[240] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/421.

[241] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/321-422.

[242] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/422.

[243] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/422.

[244] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/422.

[245] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/422.

[246] Bu görüş Taberi ve birçok müfessirin görüşüdür. Bir başka görüşe göre, bu âyetten mak­sat; onların kafalarına vurmak ve onları kızdırmaktır. Buna göre mânâ şöyle olur: Onlar um­duklarını bulamiyacaklardır. Çünkü ölüm daha yakındır. Kurtubî de böyle der. (1/183)

[247] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/422-423.

[248] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/423.

[249] Telhisu'l-beyan, s. 21

[250] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/423-424.

[251] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/424.

[252] Buhârî, Tefsir-i Sûre 3, Bâb:8

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/426-427.

[253] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/427.

[254] Müslim, Cihad 104

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/427.

[255] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/428.

[256] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/428.

[257] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/428.

[258] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/428.

[259] Bir görüşe göre nin mânâsı, alâmetienmig demektir. Urve b. Zübeyr şöyle der: Me-iekler alaca atlar üzerinde idiler. Başlarında beyaz sankîar vardı. Onları omuzlarından aşağı sarkıtmışlardı. Bakınız, Taberî ve Keşşaf.

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/428.

[260] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/428-429.

[261] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/429.

[262] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/429.

[263] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/429.

[264] Mııhtasar-ı İbn Kesîr, 1/318

[265] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/429-430.

[266] el7Bahru'I-Muhit, 3/54

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/430.

[267] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/433-434.

[268] Kurtubî, 4/217

[269] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/434-435.

[270] Hadîd sûresi, 57/21

[271] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/435.

[272] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/435.

[273] Fahişe zina demektir. Nefse zulüm ise, bundan daha aşağı derecede günah olan bakma ve dokunma demektir.

[274] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/435.

[275] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/435-436.

[276] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/436.

[277] Taberî ve bazı tefsircilcr, bu ism-i işaretin, daha Önce zikri geçen şeylere râci olduğu görüşünü lercih ederler. Buna göre mânâ şöyle olur: Size açıkladığım ve geçmiş ümmetlerin helakine dair size verdiğim haberlerde, insanları körlükten kurtaracak bir beyan, sapıklıktan kurtaracak bir hidâyet ve müttekîler için bir ibret vardır.

[278] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/436.

[279] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/436.

[280] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/436.

[281] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/436.

[282] Taberî Tefsiri

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/436-437.

[283] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/437.

[284] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/437.

[285] Şûra sûresi, 42/20

[286] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/437-438.

[287] Taberî'ye göre mânâsı, büyük topluluklardır. Bu Katâde'nin görüşüdür. Ha-san-ı Basrî'ye göre bundan maksat çok sayıda âlimlerdir.

[288] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/438.

[289] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/438.

[290] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1438.

[291] Telhîsu'l- beyan s.21

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/438-439.

[292] el-Bahm'1-muhît, 3/58

[293] Bu hadisi Ahmed b. Hambel rivayet etmiştir.

[294] Hadîd sûresi, 57/21

[295] Bakara suresi 2/148

[296] Cuma sûresi, 62/9

[297] Muttaffifin sûresi, 83/26

[298] Mülk sûresi 67/15

[299] Müzzemmü sûresi, 73/20

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/439-440.

[300] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/443.

[301] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/444.

[302] Vahidî, Esbâbu'n-nuzûl, s.72

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/444.

[303] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/44-445.

[304] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/445.

[305] Buhârî, Teyemmüm 1, Salat 56; Nesai, Gusl, 26

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/445.

[306] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/445-446.

[307] Taberî, buradaki bâ harf-i çerinin ala mânâsında olduğu görüşündedir. Buna göre mânâ şöyle olur: Peygamberin emrine muhalefet ve ona isyan etmeniz sebebiyle, Allah size üzün­tü üzerine üzüntü verdi. Nitekim ve sizi mutlaka burma dallarına asa­cağım. (Tâhâ 20/71) âyetinde de fî harf-i çeri alâ mânâsında kullanılmıştır. Yukarıdaki âyet­te de aynı durum vardır. İbn Kayyım bu görüşü tercih etmiş. Tbn Kesir de buna itimat etmiş­tir.

[308] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/446.

[309] Buhârî, Tefsiru'l-Kur'an, 3/11; Tirmizî, K. Tefsiri'l-Kui-'an, b.4,3008

[310] Muhtasar-ı İbn Kesir, 1/330

[311] Kurtubi 4/242

[312] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/446-447.

[313] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/447.

[314] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/447-448.

[315] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/448.

[316] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/448

[317] Ebussuûd, 1/282

[318] Şerif Râdî, Telhisu'l-beyan, s.22

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/448-449.

[319] Geniş bilgi için bkz, Buharı, Meğâzi 17

[320] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/449.

[321] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/452.

[322] el- Bahru'l-muhît, 3/81

[323] Nûr sûresi, 24/8

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/452-453.

[324] Vahidî, Esbâbu'n-nuzûl, s.72

[325] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/453.

[326] Taberî, 7/334

[327] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/453.

[328] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/453.

[329] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/454.

[330] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/454.

[331] Taberi 7/367

[332] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/454.

[333] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/454-455.

[334] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/455.

[335] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/455.

[336] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/455.

[337] el-Bahnı'l-muhît, 3/101

[338] Telhisu1-beyan, 22

[339] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/455-456.

[340] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/456.

[341] Talak sûresi, 65/3

[342] et-Teshîl li ulûmi't-tcnzîl, 1/122

[343] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/456.

[344] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/459.

[345] Teğâbun sûresi, 64/6

[346] Kurtubî, 4/286

[347] Yasin sûresi, 36/59

[348] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/459-460.

[349] Esbâbu'n-nuzûl, s. 73; Kurtubî, 4/268; Ebu Dâvud, Cihad 27

[350] Tirmizî, K. Tefsiri'1-Kur1 an, b.4 /3010; İbn Mace, Mukaddime 13. Kurtubî de de böyle­dir. Bakınız cilt 4, s.268.

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/460.

[351] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/460-461.

[352] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/461.

[353] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/461.

[354] Hamrâu'l-esed, Medine-i Münevvere'den 8 mi! uzaklıkta bir yerin adıdır.

[355] Muhtasar-i İbn Kesir, 1/338

[356] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/461.

[357] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/461-462.

[358] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/462.

[359] Muhtasar-ı İbn Kesir, 1/340

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/462.

[360] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/462.

[361] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/462.

[362] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/462-463.

[363] Muhtasar-ı İbn Kesir, 1/340

[364] Taberî, 7/427

[365] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/463.

[366] Buhârî, Tefsir-i sûre 3, 14, zekat 3; Nesâî, zekat 20

[367] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/463-464.

[368] el-Bahru'1-muhît, 3/129

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/464.

[369] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/464.

[370] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/467.

[371] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/467.

[372] Vahidî, Esbâb-ı nuzûl, s.76, Muhtasar-ı İbn Kesir, 1/342

[373] Râzî, Tefsir-i Kebir, 9/121

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/468.

[374] Bakara sûresi, 2/245

[375] Maide sûresi, 5/64

[376] Kurtubî, 4/294

[377] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/469.

[378] Keşşaf, 1/344

[379] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/469-470.

[380] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/470.

[381] Rahman sûresi, 55/26

[382] Muhtasar-ı İbn Kesir, 1/343

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/470.

[383] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/470.

[384] et-Teslıil li ulûmi't-tcnzil, 1/126

[385] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/470-471.

[386] Keşşaf, 1/345

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/471.

[387] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/471.

[388] Keşşaf I/345

[389] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/471-472.

[390] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/472.

[391] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/472.

[392] Yusuf sûresi, 12/105

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/475.

[393] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/475.

[394] Tabcıî, 7/488, Vahidî, Esbabu'n-nuzûl, s.80

Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/476.

[395] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/476.

[396] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/476.

[397] Bakara sûresi, 2/254

[398] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/476.

[399] Nisa sûresi, 4/31

[400] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/476-477.

[401] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/477.

[402] Kurtubî, 4/318

[403] Taberî şöyle der: Yardım, din ve millet hususunda müştereksiniz. Bizim yaptığımız tefsir Celâleyn'İn görüşüdür ve daha açıktır.

[404] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/477.

[405] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/477.

[406] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/478.

[407] Kasas sûresi, 28/54

[408] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/478.

[409] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/478.

[410] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/478-479.

[411] Bu hadisi îbn Merdeveyh rivayet etmiştir. Bakmış, Muh. İbn Kesir I/34S.

[412] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 1/479-480
Ziyaretçi:  Sitede şu anda 0 üye ve 191 misafir olmak üzere toplam 191 kişi bulunuyor.

İstatistikler:  Bugün Tekil:  Çoğul:  Toplam:  Bugün Üye:  Dün:  Toplam:  Dün Tekil:  Çoğul:

Kim Nerede:  Misafir1, Misafir2, Misafir3, Misafir4, Misafir5, Misafir6, Misafir7, Misafir8, Misafir9, Misafir10, Misafir11, Misafir12, Misafir13, Misafir14, Misafir15, Misafir16, Misafir17, Misafir18, Misafir19, Misafir20, Misafir21, Misafir22, Misafir23, Misafir24, Misafir25, Misafir26, Misafir27, Misafir28, Misafir29, Misafir30, Misafir31, Misafir32, Misafir33, Misafir34, Misafir35, Misafir36, Misafir37, Misafir38, Misafir39, Misafir40, Misafir41, Misafir42, Misafir43, Misafir44, Misafir45, Misafir46, Misafir47, Misafir48, Misafir49, Misafir50, Misafir51, Misafir52, Misafir53, Misafir54, Misafir55, Misafir56, Misafir57, Misafir58, Misafir59, Misafir60, Misafir61, Misafir62, Misafir63, Misafir64, Misafir65, Misafir66, Misafir67, Misafir68, Misafir69, Misafir70, Misafir71, Misafir72, Misafir73, Misafir74, Misafir75, Misafir76, Misafir77, Misafir78, Misafir79, Misafir80, Misafir81, Misafir82, Misafir83, Misafir84, Misafir85, Misafir86, Misafir87, Misafir88, Misafir89, Misafir90, Misafir91, Misafir92, Misafir93, Misafir94, Misafir95, Misafir96, Misafir97, Misafir98, Misafir99, Misafir100, Misafir101, Misafir102, Misafir103, Misafir104, Misafir105, Misafir106, Misafir107, Misafir108, Misafir109, Misafir110, Misafir111, Misafir112, Misafir113, Misafir114, Misafir115, Misafir116, Misafir117, Misafir118, Misafir119, Misafir120, Misafir121, Misafir122, Misafir123, Misafir124, Misafir125, Misafir126, Misafir127, Misafir128, Misafir129, Misafir130, Misafir131, Misafir132, Misafir133, Misafir134, Misafir135, Misafir136, Misafir137, Misafir138, Misafir139, Misafir140, Misafir141, Misafir142, Misafir143, Misafir144, Misafir145, Misafir146, Misafir147, Misafir148, Misafir149, Misafir150, Misafir151, Misafir152, Misafir153, Misafir154, Misafir155, Misafir156, Misafir157, Misafir158, Misafir159, Misafir160, Misafir161, Misafir162, Misafir163, Misafir164, Misafir165, Misafir166, Misafir167, Misafir168, Misafir169, Misafir170, Misafir171, Misafir172, Misafir173, Misafir174, Misafir175, Misafir176, Misafir177, Misafir178, Misafir179, Misafir180, Misafir181, Misafir182, Misafir183, Misafir184, Misafir185, Misafir186, Misafir187, Misafir188, Misafir189, Misafir190, Misafir191,
Reklamlar:

Faruki.net